İklim değişikliği yalnızca fiziksel bir sorun değil aynı zamanda bir adalet krizi
İklim krizinin etkileri sadece sıcak hava dalgaları ve sellerle sınırlı değil. Yaşam hakkından toplumsal eşitsizliklere, altyapı eksikliklerinden sömürgecilik mirasına kadar uzanan çok katmanlı bir adalet krizine işaret ediyor. İklim bilimci Friederike Otto’nun yazısı, krizin yalnızca fiziksel değil, yapısal ve politik bir mesele olduğunu çarpıcı örneklerle gözler önüne seriyor.
Haber: Friederike Otto – The Guardian
Kapak Fotoğrafı: Alamy
Çeviri: Sinem Akşen (Buğday Derneği Gönüllü İletişim Ekibi)
Bir iklim bilimci olarak, ekibimle birlikte ekstrem hava olaylarını analiz ediyor, insan kaynaklı iklim değişikliğinin bu olayların sıklığını, şiddetini ve süresini etkileyip etkilemediğini ve etkilediyse ne ölçüde etkilediğini araştırıyoruz.
Araştırmama ilk başladığımda, pek çok bilim insanı bu soruların yanıtlanamayacağını iddia ediyordu. Bunun bazı teknik nedenleri vardı: Araştırmacılar, uzun süre boyunca iklimle ilgili tüm süreçleri yeterince ayrıntılı bir şekilde haritalandırabilecek bir hava modeline sahip değildi. Ayrıca, araştırmanın doğasıyla ilgili başka nedenler de bulunuyordu.
Şimdi Münih, Roma veya Londra’da şiddetli bir sel yaşandığını ve Güney Afrika kıyısındaki Durban’ın gecekondu mahallelerini şiddetli bir yağışın vurduğunu düşünün. Bu farklı yerlerde yaşayan insanların ekstrem hava olaylarını nasıl deneyimlediği, yerel ekonomik ve sosyal koşullara ve en temelde siyasi duruma bağlıdır.
Benim yaptığım gibi hava olaylarını ve iklim değişikliğinin bu olaylardaki rolünü araştırmak her zaman siyasidir, bu da meseleyi pek çok bilim insanı için rahatsız edici hale getiriyor. Hem teknik hem de siyasi engellerin aşılabileceğini göstermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi iklim modellerimiz her geçen gün daha da gelişiyor, ikincisi ise araştırmaların gerçek dünyadan kopuk bir şekilde yürütülemeyeceğini giderek daha iyi anlıyoruz.

Örneğin, bir kuraklığın nerede ve kimler için ne büyüklükte bir risk taşıdığını tam olarak anlayabilmek için çok fazla bilgiye ihtiyacımız var. Bu noktada üç ana faktör devreye giriyor: doğal tehlikenin kendisi, bu tehlikeye olan maruziyetimiz ve bu tehlike karşısındaki kırılganlığımız.
Batı Afrika’daki birçok bölge 2022’deki yağmur sezonunda şiddetli sellerden büyük zarar gördü. Bu sellerin bir nedeni de normalin üzerinde gerçekleşen yağışlardı. Ekibimle yaptığımız araştırmalara göre, insan kaynaklı iklim değişikliği olmasaydı yağışlar bu kadar yoğun olmayabilirdi. Her ne kadar “doğal tehlike” olarak kabul ediliyor olsa da insan etkisiyle ciddi anlamda yoğunlaşan yağışlar artık doğal olmaktan çok uzak.
Başta Nijerya olmak üzere bölgede yaşanan seller büyük ölçüde, komşu ülke Kamerun’daki bir barajdan su salınması sonucu meydana geldi. Salınan sular, 30 milyondan fazla insanın yaşadığı, yoğun nüfuslu Nijer deltasının büyük bir bölümünü sular altında bıraktı. Seller hem insanlar hem de yerel ekosistemler ile binalar, köprüler, yollar ve su şebekeleri gibi altyapılar için yüksek risk taşıyor.
Bölge, hava olaylarına ve doğal tehlikelere diğer yerlerden çok daha açık durumda. Deltanın Nijerya tarafında suyu tutması için bir baraj inşa edilmesi planlanmıştı ancak bu baraj hiçbir zaman yapılmadı. Altyapının yetersizliği ve yüksek yoksulluk oranlarıyla birleştiğinde, bu durum bölgedeki insanların diğer bölgelere kıyasla çok daha kırılgan hale gelmesine ve tehlikelerden çok daha ağır şekilde etkilenmesine yol açtı.

Peki, hava olayları nasıl felakete dönüşüyor?
İklim değişikliği etkilerinin, konuma ve hava olayı türüne göre nasıl değiştiğini tam olarak söyleyemesek de kesin olarak bildiğimiz bir şey var: tehlike altında bulunan kişi sayısı ve bu kişilerin kırılganlığı arttıkça risk artıyor.
Son yıllarda riskin farklı yönleri hakkında çok daha fazla bilgi edindik. Örneğin, iklim değişikliğinin sıcak hava dalgalarını diğer hava olaylarına kıyasla çok daha fazla etkilediği artık kesin olarak biliniyor. Ekibimle birlikte gerçekleştirdiğimiz her çalışmada, bu değişimlerin dünya nüfusunun küçük bir kesimi için gerçekte ne anlama geldiği sorusuna yanıt arıyoruz. Uzmanlar arasında “ilişkilendirme çalışmaları” olarak bilinen bu araştırmalarda yalnızca geçmiş ve mevcut hava verilerini değil, nüfus yoğunluğunu, sosyoekonomik yapıları ve olayla ilgili bulabildiğimiz diğer tüm bilgileri analiz ediyor, böylece olayı ve bu olaydan kimlerin etkilendiğini en doğru şekilde ortaya koymaya çalışıyoruz.
İklim değişikliğinin bu olayda bir rolü olup olmadığını ancak tüm bu adımları tamamladıktan sonra sorguluyoruz. Bu noktada, arazi kullanımı, volkanik faaliyetler, hava koşullarındaki doğal değişkenlik, sera gazı seviyeleri, diğer kirleticiler ve daha birçok faktörü hesaba katan çeşitli veri setlerinden faydalanıyoruz.
Genel olarak anlatmak gerekirse iklim modellerimizi kullanarak insan kaynaklı iklim değişikliğinin olduğu ve olmadığı iki farklı dünya simüle ediyoruz. Ardından, çeşitli istatistiksel yöntemlerden faydalanarak belirli bölgelerde sıcak hava dalgalarının görülme olasılığını ve şiddetini hem insan kaynaklı küresel ısınmanın olduğu hem de olmadığı senaryolara göre hesaplıyoruz.
Hava olaylarının felakete dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyen şey insanların kırılganlığı ve maruziyeti. Ekstrem olayların etkileri her zaman bağlama göre değişiklik gösteriyor, kimlerin kendilerini hava olaylarından nasıl koruyabildiği her zaman belirleyici bir faktör oluyor. İşte bu yüzden “doğal felaket” ifadesi tamamen yanlış bir kullanım.
Örneğin, 2021’de yaptığımız bir çalışma Güney Madagaskar’daki kuraklıkla bağlantılı gıda güvensizliğinin temel nedeninin insan kaynaklı iklim değişikliği değil, yoksulluk, sosyal yapıların eksikliği ve yağışlara aşırı bağımlılık olduğunu gösterdi. Ancak uluslararası basın tıpkı Nijerya’daki sellerde olduğu gibi burada da yalnızca hava ve iklime odaklandı. Uzun yıllardır tamamlanamayan yerel altyapının bu yıkıcı kuraklıkta belirleyici bir rol oynadığına ise neredeyse hiç değinilmedi.

Ekstrem olayların nasıl haberleştirildiği ve medyanın odağını nereye yönelttiği yalnızca alınabilecek önlemleri etkilemekle kalmıyor, ileride atılması gereken adımların sorumluluğunu kime yüklediğimizi de belirliyor. Ekstrem hava olaylarını yalnızca iklim değişikliği hakkında bir şeyler anlatan münferit anlar gibi tanımlamak bu olayların etkileri üzerinde en az iklim değişikliği kadar önemli etkisi olan diğer faktörleri görünmez kılıyor ve dikkati yerel kararların ve planlamaların başarısızlığından uzaklaştırarak siyasetçiler için elverişli bir tartışma zemini sunuyor.
Madagaskar ve Nijerya’daki altyapı yetersizliğinin ve eksikliğinin iki temel nedeni var. Bunlardan ilki Avrupa sömürge yönetimi altında yerel sosyal yapıların uzun süreli tahribi, ikincisiyse toplumda cinsiyet, ekonomik durum ve etnisite gibi alanlarda görülen ciddi eşitsizlik. İklim değişikliğinin yaşamı tehdit eden bir soruna dönüşmesinin arkasında da bu gibi faktörler yatıyor.
Ekstrem hava olayları bana iklim krizinin büyük oranda eşitsizliklerden ve hâlâ sorgulanmayan ataerkil ve sömürgeci yapıların egemenliğinden kaynaklandığını ve bunun da iklim koruma çabalarını ciddi şekilde engellediğini gösterdi. Şiddetli yağışlar ve toprakların kuraklaşması gibi fiziksel değişikliklerin ise yalnızca dolaylı etkileri bulunuyor. Kısacası, iklim değişikliği küresel eşitsizlik ve adaletsizlik krizinin bir nedeni değil, bir sonucu.
Hava olaylarıyla ilgili felaketler kötü şans ya da kader değil büyük ölçüde bir eşitsizlik ve adaletsizlik meselesi. Bu durum yerel düzeyde de görülebiliyor. Örneğin, ataerkil yapılar geleneksel toplumlarda yaşayan hamile kadınların aşırı sıcaklarda dışarıda çalışmak zorunda kalmasında ısrarcı çünkü kişisel tüketim için tarlada çalışmak “kadın işi” olarak görülüyor. Benzer şekilde, finansal yardımlar evin erkeğine veriliyor ve sofraya yemek koymaktan sorumlu olan kişilere asla ulaşmıyor.
Ancak adaletsizlik küresel ölçekte de açıkça görülüyor. İklim bilimi alanı, çoğunluğu doğa bilimleri kökenli beyaz erkekler tarafından domine ediliyor ve çalışmalar iklimin fiziksel yönlerine odaklanarak diğer birçok faktörü göz ardı ediyor. Bu nedenle, dönüşen iklim koşullarında sosyal ve fiziksel değişimler arasındaki küresel etkileşimleri ele alan çalışma sayısı oldukça az.
Küresel iklim politikasında, bilimsel temellere dayanan, kayıp ve zarar konularında bize yol gösterecek güvenilir araştırma bulgularının olmaması hiç de şaşırtıcı değil. Bu durum, kuzey küredeki ülkelerin güney küredeki ülkeler üzerinde yüzyıllarca sürdürdüğü sömürgeci uygulamaların bugün hâlâ yaşama, düşünme ve davranış biçimimizi nasıl etkilediğini görmemizi daha da zorlaştırıyor.
İklim değişikliğinin, insan onuruna ve temel insan haklarına zarar veren bir sorun hâline gelmesi artık yeni bir haber değil. Aslında uluslararası düzeyde bu konuyu tartışıyor olmamızın temel nedeni de bu.
Birleşmiş Milletler iklim değişikliği konferanslarında konu hiçbir zaman kutup ayıları ya da insan türünün yok oluşu olmadı. Her zaman insan hayatı, sayısız geçim kaynağı ve ekonomik meseleler tartışıldı. Bunu, ısınmayı sanayi devrimi öncesi seviyelerin 2 °C fazlasıyla sınırlandırma hedefi etrafında yürütülen tartışmalardan da anlayabiliyoruz.
Bu, ekonomik maliyet ve kâr odaklı ancak her şeyden önce bilimi tamamen göz ardı eden siyasi bir hedef. Bugüne kadar hiçbir bilimsel değerlendirme belirli bir hedefi savunmamış ya da önermemiştir çünkü böyle hedefler belirlemek etik bir meseledir. Bu durumu basit bir siyasi soruyla da ifade edebiliriz: Kuzey küredeki ülkelerde nispeten ucuz fosil yakıtların kısa vadeli kullanımı uğruna daha kaç insan hayatını, daha kaç mercan resifini, daha kaç böcek türünü kaybetmeyi göze alacağız?
Kuzey Amerika ve Batı Afrika’daki sıcak hava dalgaları, Güney Afrika ve Madagaskar’daki kuraklık, Avustralya ve Brezilya’daki orman yangınları, Almanya ve Pakistan’daki seller… Temelde çok farklı olan bu olayların her biri, farklı sorunlarla mücadele eden toplumları etkiliyor ve iklim değişikliğinin rolünü farklı şekillerde ortaya koyuyor.

Ancak her seferinde, gerekli yardımı ve bilgiyi kolayca alamayan yoksul kesimin hayatını kaybettiğini görüyoruz. Oysa nerede bulunursa bulunsun kimsenin böyle bir şey yaşamaması gerekiyordu.
Bana kalırsa, ısrarcı bir sosyal anlatı yüzünden sürekli aynı şeyleri yaşıyoruz. Bu anlatının temelinde ise bugün refah dediğimiz şeyi sürdürebilmek için fosil yakıtları yakmanın zorunlu olduğu ve hız limiti gibi kısıtlamalar getirildiğinde “özgürlüğün” mümkün olamayacağı düşüncesi yatıyor.
Modern toplumu 300 yıl öncesinin toplumlarıyla karşılaştırdığımızda, temiz içme suyuna erişim gibi son yüzyıllardaki birçok başarımızı şüphesiz fosil yakıtlardan elde edilen enerjiyle ilişkilendiririz. Tarih boyunca kömür, petrol ve gazı demokrasi ve batılı değerlerle bağdaştırdık, kömür kullanımı ile refah devleti arasında birbirini etkileyen bir nedensel ilişki kurduk. Ancak bu ilişki doğru olsa bile, ters yönde bir çıkarım yapmanın, yani biri yok olursa diğerinin de yok olacağı düşüncesinin hem ölümcül hem de yanlış olduğunu belirtmeyi hep ihmal ettik.
Güney küredeki ülkelerin ekonomilerini büyütebilmeleri için başlangıçta çok yüksek sera gazı salınımına izin verilmesi gerektiği konusunda kuzey ve güney küre ülkeleri hemfikir. Ancak bu yaklaşım, dünyanın kuzeyinde (ve başka yerlerde) az sayıdaki zenginin yaşam tarzının bedelini, metal madenlerinde çalışan işçiler ya da özel araç kullanımı nedeniyle daha yoğun hava kirliliğine maruz kalan şehir sakinleri gibi yoksulların ödediği gerçeğini tamamen göz ardı ediyor. Peki, kuzey kürede olanların doğal olarak daha iyi olduğunu ve tüm dünyaya dayatılması gerektiğini kim söylüyor?
Avrupa koloniler kurmamış olsaydı ancak insanlar fosil enerji kaynaklarını kullanmaya devam etseydi yine iklim değişikliğiyle karşı karşıya olurduk. Ancak batının süregelen sömürgeci dünya görüşü olmasaydı her şey çok farklı görünürdü. Özetle kolonyal-fosil kaynaklı iklim değişikliğinin bir iklim krizi değil adalet krizi olduğunu söyleyebiliriz.
İklim değişikliğinin çöken bir iklimle ya da diğer fiziksel koşullarla olan ilişkisi sandığımızdan çok daha az, sonuçları ise itiraf etmek istemediğimiz kadar geniş kapsamlı. Bu durum, şu anda araştırma yaparken ve iklim değişikliğiyle mücadele ederken kullandığımız yaklaşımın, yani onu fiziksel bir problem olarak ele almanın son derece yetersiz olduğunu açıkça gösteriyor. Enerji elde etme yöntemimizi dönüştürmemiz şart. Ancak her şeyden önce, toplumsal yaşama katılım ile siyasi ve ekonomik gücün kullanımını, yani kararları kimin nasıl aldığını dönüştürmemiz gerekiyor.