“Yaşa Bahar, Bereketle Geldin”
Ailesiyle İzmir Seferihisar’da Düzyol Organik ismiyle üretim yapan Zübeyde, doğayla uyum içinde üretmenin değerini her hasatta yeniden keşfediyor. Peki, nisan ayında tarlada neler filizleniyor, hayat nasıl akıyor? Öğrenmek ister misiniz?
Yazı: Beyza Özel (Gönüllü İletişim Ekibi)
Fotoğraflar: Düzyol Organik Çiftlik
Müjde! % 100 Ekolojik Pazarlara sonunda bahar geldi. Baharı yanlarında taşıyan üreticilerin tezgâhları rengarenk… Cezbedici nefis kokularıyla gözlerimden kalpler çıkaran çilekler, sanat eseri gibi sofranın baş köşesine konumlanacak kuşkonmazlar ve organik bebek enginarlar ılık havayla birlikte evime götürdüğüm mücevherler arasında.
Bu hafta ilk kez Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği gönüllüsü olarak Şişli %100 Ekolojik Pazar’daydım.
Tezgâhı en hızlı boşalan üretici Ali Ağabey bağırıyor:
“Yaşa bahar, bereketle geldin.”

Pazar sorumlusu arkadaşım Duygu, her tezgâhın önünde durup önce selam veriyor, evrak işlerini tamamlıyor sonra bana dönüp tezgâhın hikâyesini anlatıyor. Çok eğleniyorum… Her tezgâhın önünde ülkemin bir başka güzel köşesine gidiyorum.
Ve Duygu anlattıkça da irkiliyorum. Neden mi? Üreticiler şehir dışından haftada 3 defa İstanbul’a gelip gidiyorlar. “Nasıl yani? Karşımdaki beyefendiler, hanımefendiler hem bu meyve-sebzeleri yetiştiriyor, hem de haftada 3 kez seyahat edip, buraya mı getiriyorlar?” İnanamıyorum.
Yediklerimiz nereden geliyor sahi?
Zübeyde ile, böyle şaşkın şaşkın etrafta dolaşırken tanışıyorum. Çaylak ben; yediklerimin nereden geldiğini anlatan, onlara bakan, yetiştiren kişiyi karşımda görünce ardı ardına sorular soruyorum.
Zübeyde ailesiyle birlikte 3 kuşaktır organik üretime emek veriyor. Zübeyde’nin babası İzmir’de organik tarım yapan ilk çiftçiler arasında. Evin tek çocuğu Zübeyde evlendikten sonra zamanla baba mesleği çiftçiliğe yöneliyor. Hem de 3 kız çocuğu ile. Eşi Aziz ile Düzyol Organik markasını kuruyorlar ve üretmeye devam ediyorlar.
Zübeyde; “Organik çiftçilik hem iş olarak güzel hem de kim ne derse desin sevmeden yapılacak bir şey değil” diyor. Yedi senedir faal bir şekilde domateslerini, kıvırcıklarını ve aklınıza gelen her türlü meyve-sebzeyi büyük bir heyecanla yetiştirip bizimle paylaşıyor. Zübeyde’nin 89 ürün için organik sertifikası bulunuyor. Babasıyla üretimleri iç içe geçmiş şekilde Seferihisar’ın bereketli topraklarında üretime devam ediyorlar.
O tarlasında ben bilgisayarda buluşuyoruz

Pazardan döndüğümde aklım hala Zübeyde’de. Acaba pazardan sonra eve nasıl dönüyor. Acayip yorgun olmalı gibi varsayımlarda bulunuyorum. Çocuklar, ev, yemek… Çünkü ister istemez kendi hayatımla karşılaştırıyorum. Haftanın 5 günü evden çalışıyorum. Hep bilgisayar başındayım. Hafta sonları arkadaş buluşmaları, sosyal aktiviteler vs… O kadar. Aslında ne kadar hareketsizim. Ne kadar doğama aykırı diye düşüne düşüne pazardan aldığım nefis yeşilliklerden lezzetli bir salata yapıyorum.
Ertesi hafta Buğday’ın İletişim Gönüllüsü toplantısı var. Ona dahil oluyorum. E-bülten sorumlusu arkadaşım Özlem, “Çiftlikten Haberler” başlığını söyleyince hemen “Ben, ben yaparım” diyorum. İşte Zübeyde’ye daha fazla soru sormak için yeni bir fırsat.
Zübeyde’yle online bir görüşme ayarlıyorum. O tarlasında telefonunun başında ben evde bilgisayarımın başında… Papatyalar arasında görüntülü aramamı yanıtlıyor. Güzel bir akşam güneşi var ardında. Yeni yağmur yağmış sanki. Arkasındaki gökyüzü ve yeşilin her tonu daha canlı capcanlı duruyor. O kadar çok orada olmak istiyorum ki… Bulunduğu zeytinlikte telefonun iyi çekmediğini 15 dakika sonra evin önüne geçeceğini söylüyor. Evin önünde kasaların arasında o samimi gülümsemesiyle kaldığımız yerden sohbet etmeye devam ediyoruz. Ertesi gün Cuma. İzmir Bostanlı organik pazarına hazırlık var. Sonra İstanbul Şişli %100 Ekolojik Pazarı. Pırasa, kereviz, lahana, marul, rezene, maydanoz, roka, tere kasalarda hazır sahiplerini bekliyor.






Yeni ekilenler için yoklama!
Tarlaya yeni ekilenler, çiçeklenenler ya da ilk mahsulü verenler arasında çilek, domates, biber, patlıcan başı çekiyor. Hepsinin tohumları mart sonunda atılmış, fideye dönmüşler bile. Havaların biraz serin gitmesi yüzünden domates, salatalık ve kabaklar seraya ekilmiş. Bakla ve bezelyeler ise ilk mahsulü vermiş. Mandalina, limon, portakal, kumkuat ve greyfurt ağaçlarının bir sonraki hasada hazırlanması içinuzun bir budama maratonuna girmeleri gerek. Havaların geçen seneye benzer gittiğini söylüyor Zübeyde. Ama Mart’ın başında ansızın bastıran kar yüzünden, 4-5 limon ağacı henüz yeni fide oldukları için soğuğa dayanamamış. Birlikte üzülüyoruz.



Sonra gözlerinde bir parlama… Heyecanla anlatmaya devam ediyor. Bu yıl avokado yetiştirmeye merak salmış. Ben de şen bir kahkaha atıyorum. Çünkü evde her yediğim avokadonun çekirdeğini filizlendirdim. Benimkiler evin köşesinde dekoratif birer bitki olarak salınırken onunkiler dallanıp budaklanmış, aşılanmış bu yıl meyve vermeye hazırlanmış. Ama ansızın bastıran kar, avokado fidelerinden yarısından fazlasını kurutmuş. Pes etmiş değil tabii. Kalanlarla avokado hayaline devam. O bunları anlatırken ben, belki bir gün evdeki avokado saksılarımı toplar Zübeyde’ye götürürüm diye geçiriyorum içimden.
“Bir işe yaramak istiyorum”
Sohbetin devamında ise en son dinlediğim podcast’ten bazı veriler aklımda. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2024 küresel cinsiyet eşitsizliği indeksi sıralamasında Türkiye’nin karnesi baya kötü. Öyle ki bu indekse göre Türkiye, kadınların ekonomiye katılımı ve fırsat eşitliği açısından 146 ülke arasında 133’üncü sırada. İndeksler bazı şeyleri gerçekten çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Ama Zübeyde’ye bunlardan bahsetmiyorum. O cesur, güçlü kuvvetli, umutlu, üreten ve yaptığı işi gerçekten severek yapan bir kadın. Üstelik üç çocuk annesi. Bildiği, sevdiği işi yapıyor. Sonra “çiftçilik arzu ettiğiniz bir iş miydi?” diye soruyorum. Duygularını, onu bu mesleğe adayan tutkuyu, onun sözleriyle duymak istiyorum:
“28 yıllık evliyim. Bunun 20 yılı İzmir’deydim. Çocuklar ev işleri tamam ama… Bir işe yaramak istiyorsun. Bir şey yapmak istiyorsun. Organik tarım yaparken gerçekten bunu hissettim. Bir işe yaradığımı ve yararlı bir şey yaptığımı hissettim.”
Bunu üzerine başka bir şey söylemeye gerek var mı?
Bazı mesleklerin tipolojik olarak kadınlara uygun olmadığı şeklindeki kalıp yargılar onu durdurmamış. Çünkü Zübeyde o çiftlikte doğmuş. Bugün çilek yetiştirdiği tarlada belki çocukluğunun en güzel anılarını geçirmiş. Gölgesinde oyunlar oynadığı zeytin ağaçlarının altında şimdi “zehirsiz sofralar” kurmamızı sağlayan ürünlerini kasalara diziyor. Ama Zübeyde’nin derdi sadece bir iş yapmak değil, gerçekten anlamlı bir iş yapmak. Bunu anlıyorum sözlerinden:
“Konvansiyonel tarımda bir elmaya çiçekten elinize alana kadar 18 defa zehir atılıyor. Şuursuzca ilaç kullanılıyor. Diyorlar ya karbonatlı su, sirkeli su… Bunun çıkma ihtimali yok ki bu şekilde. Haliyle bu zehirler insan vücudunu etkiliyor.”
Kadın Çiftçi Olmak
Kadın çiftçi olmanın onun için anlamını merak ediyorum: “Kadın çiftçi olmak pazarlama kısmında iyi. Pazara gittiğimizde takdirle karşılanıyorum. Eşimin pazarda tezgâhta durmasıyla benim durmam arasında dağlar kadar fark var. Gelen insanlarla sohbet etmeyi seviyorum. Güzel bir alışveriş var aramızda. Sadece meyve-sebze alışverişinden bahsetmiyorum. Aramızdaki diyalog çok iyi. Gerçekten şükran hissiyatı var karşılıklı olarak” diyor Zübeyde ve ekliyor: “Kadın olmak sadece tarlada zor. Gerçekten fiziksel güç gerektiren bir iş yapıyoruz. Zaman zaman bu anlamda yığılıp kaldığım oluyor.”
Zübeyde her sabah 7’de kalkıyor, elini yüzünü yıkayıp doğru İzmir’den Seferihisar’a yola çıkıyor. Çiftliğe vardığında önce güzel bir kahvaltı ediyor ardından 9 gibi tarlaya giriyor. Arazinin bir bölümünde kereviz yetişiyorken diğer tarafta lahana yetişiyor. Traktörle girip sürme gibi bir durum söz konusu değil. O yüzden otları çapa makinasıyla ya da elle ayıklıyorlar.
Eğer ertesi gün pazara çıkacaksa daha farklı bir rutin onu bekliyor. Çalışanlarıyla birlikte akşama kadar maydanoz, roka, tere demetlerini paketliyor. Akşam 9’a kadar tüm ürünler hazır şekilde araca yükleniyor. Araçla birlikte İzmir’e dönüş ve eve varış akşam 10 buçuğu buluyor bazen. Ufak bir atıştırma ve uyku. Ertesi gün sabah 4’te kalkıyor pazara gitmek için. Pazarda en neşeli tezgâhtarlardan biri o. Uykusuzluk ve yorgunluk diye bir şey yok. Her ürünün o yıl nasıl çiçek verdiğini, nasıl serpildiklerini biliyor. Ürünlerini gururla ve “bir işe yarayacaklarını bilerek” bize ulaştırıyor…