DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

Karantina zamanı SYFFEVDE

Yayınlanma Tarihi: 15 Aralık 2020
Karantina zamanı SYFFEVDE

Buğday Gönüllü İletişim Ekibi’nden Özlem Gürtunca, “SYFFEVDE” deneyimini yazdı: “Bilmediğimiz hayatların bu denli büyük dertlerini görmek, bizi kendi dertlerimiz ve ihtiyaçlarımız konusunda düşünmeye sevk ediyor.”

Yazı: Özlem Gürtunca – Buğday Gönüllü İletişim Ekibi

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) her yıl Kasım ayını sevme sebebim olurken, bu yıl aralık ayının başında ve diğer senelerden farklı şekilde “SYFFEVDE” ismiyle, çevrimiçi olarak gerçekleşti.

Gerçek anlamda karantina sürecime eşlik eden festival, sokağa çıkma kısıtlamalarını bahane yapmaya müsaade edecek şekilde; vaka sayılarının arttığı ve hafta sonu kısıtlamalarının başladığı bir zamanda gerçekleşmiş oldu. Aynı zamanda, 2020’nin değerlendirmesini yapacağımız, sonraki yıla dair beklentilerimizi sıralamaya başladığımız aralık ayının başına; havaların soğuyarak, gelmeyen kışa yaklaştığımızı hissettirdiği bir zamana denk düştü.

Ekolojik konular diye adlandırdığımız ama aslında gerçek hayatımızın tam olarak parçası haline gelen her türlü mesele ile ilgili, senelik alınması gereken bilgi ve farkındalık dozunu vererek, 2020 yılını kapatmadan önce bizi yine içinde bulunduğumuz dünya, krizler ve kendi yaşantımız ile ilgili düşünmeye ve harekete geçirmeye hazır hale getirdi.

Öncelikle Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nden bahsetmek istiyorum. SYFF, 2008 yılından beri hepimizle ilgili meselelere dair; olması gerekenleri, yolunda gitmeyenleri dünyanın farklı yerlerinden hikayelerle anlatan belgeseller sunuyor. Atıklarımızla, yediğimiz gıdalarla, satın aldığımız ürünlerle, içtiğimiz suyla, hepsinin işleme mekanizmaları ve sebep olduklarıyla ilgili çok şey anlatıyor ve bu yüzden sadece çevresel konulara duyarlı kişilerin takip etmesi gereken bir festival olmaktan çıkıyor.

Festival, bundan seneler önce, attığım çöpün nereye gittiğini bilmediğim gerçeğini yüzüme vurması ile beni kendine bağlamıştı. Ancak sadece bilgi edinmek için izlenmesi gereken bir festival değil. Her yıl en güncel ve gezegen için en acil meselelerin neler olduğunu görmeyi de mümkün kılıyor. Ayrıca teknolojiden tarıma, her türlü eşitlik ve çeşitliliğe dair farklı konularla ilgili belgeseller içerdiği için her daim öğrenilecek yeni şeyler de oluyor. Bu yılki festivalde ise; iklim krizi, su sıkıntısı, zehirsiz gıdaya geçiş, onarıcı tarım ve madencilik konularının öne çıktığı söylenebilir.

Buğday Derneği tarafından hazırlanan “Zehirsiz Sofralar” (No Pesticides on My Plate) uzun metraj filmi gibi doğa dostu üretim ve sağlıklı gıdaya geçiş ile ilgili örneklerin anlatıldığı belgeseller festivalde ağırlığın gıda konusunda olmasını sağlamış.

Okul yemekhanelerinin organik gıdaya geçişinden, atıksız ve zehirsiz restoran şeflerine; temiz üretim yapmayı seçen genç çiftçilerden, ekoköyler kadar hem bireysel hem toplumsal hareketleri içeren çeşitli filmler yer alıyordu. Ayrıca, “onarıcı” yaklaşımlara birden fazla ve azımsanmayacak sayıda belgeselde seyretmek, sürdürülebilirlik yaklaşımlarının asıl amaca ve bütünsel bakabilmeye doğru evrildiğini göstermesi sebebiyle beni son derece mutlu etti.



Festivalde dikkatimi çeken noktalardan biri ise, “satın almayı tercih ettiğimiz ürünler ile gelecek için bir oy kullandığımız” söylemi oldu. Birden çok filmde yer alan bu söylem, bireylerin tüketici olmaktan çıkıp türetici olarak birçok dönüşümü gerçekleştirebileceğinin net bir ifadesi. Festivaldeki bazı filmlerden ise özellikle bahsetmek istiyorum.

En üzücü – Çalınan Balıklar (Stolen Fish)

Gambiya’da, Ganjur limanındaki yaşam mücadelesinin anlatıldığı “Çalınan Balıklar” (Stolen Fish) festivalin en üzücü filmi. Geçimin balıkçılıkla sağlandığı ülkede, 30 yerel balıkçı teknesinin 1 ayda yakaladığı balığı; Çin firmalarının 1 günde, hedef balıkların yanında tüm deniz canlılarını da beraberinde götürdükleri bir avlama yöntemiyle yakalaması anlatılıyor.

Yabancı deniz avcılarının yasadışı faaliyetleri denizlerdeki yaşamı yok etmekle kalmıyor, Gambiya halkının yaşamının da yürek burkan hikayelere dönüşmesine yol açıyor; en büyük hayali Avrupa’da mülteci olmak olan gençler, bu uğurda yok olan hayatlar, hapiste harcanan seneler ve en acısı Avrupa’ya gitme hayalinin gençlerin günlük yaşamına ve duygu durumlarına bu denli sirayet etmesi…

Bilmediğimiz hayatların, bilmediğimiz bu denli büyük dertlerini görmek, bizi kendi dertlerimiz ve ihtiyaçlarımız konusunda düşünmeye sevk ediyor. Bu yürek burkan filmin görüntülerinin ve çekimlerinin güzelliği de, belgeseli mutlaka izlenmesi gerekenler listesine üst sıralardan yerleştiriyor.

En dobra – Kârlı Tohumlar (Seeds of Profit)

Festivalin en dobra belgeseli “Kârlı Tohumlar”ın (Seeds of Profit) gösterdiği iki gerçek ise son derece önemli. Birincisi; film, tohum melezleme laboratuvarlarını ziyaret ederek günümüzdeki melez tohumlar ile atalık tohumların besin değerlerini karşılaştırıyor.

Domatesi örnek verecek olursak; Kalsiyumun %63, Magnezyumun %29, C Vitamininin %72, kalp ve damar hastalıklarıyla savaşan antioksidanlar olan Lycopene’in %58, Polyphenols’un %56 oranında azaldığını görüyoruz. Bir de belgesel, en büyük 5 tohum şirketi olan BASF, DuPont, Bayer/Monsanto, Syngenta ve Limagrain’in üretim yaptığı ovalarda çalışan çocuk işçileri, yasal asgari ücretin altında çalıştırılan kadınları gösteriyor. Bunların şirket yetkililerine sorulması ise meselenin inkâr edilmesi ile sonuçlanıyor. 



En akıl almaz – Suyun Efendileri (Lords of Water)

Bahsetmek istediğim diğer belgesel, festivalin en akıl almaz meselesinden bahseden “Suyun Efendileri” (Lords of Water). Suyun azalmasının onun değerini arttırdığı ve bu yüzden de bedava olamayacağı fikrini ortaya atan bir avuç insanın, geri kalan milyarların yaşamlarına nasıl etki edebileceğinin akıllara zarar hikayesi.

İzlerken çokça sinirlendiren belgesel, “Kim galip gelecek; dünya mı, insanlar mı yoksa piyasalar mı?” sorusunu soruyor. Bu cevabın doğru verilebilmesi için kritik bir zamandayız. Festivalde yer alan “Gıdayla Gelen Dönüşüm” (Food for Change) filminde de geçtiği gibi, belki de “Biz bu durumu bilen ilk ve bu konuda bir şeyler yapabilecek son nesiliz.”

En çarpıcı – Johannesburg Altını (Jozi Gold)

“İnsanlık tarihi boyunca çıkarılan tüm altının üçte biri Johannesburg’daki madenlerden elde edilmiştir.” cümlesi ile festivalin en çarpıcı filminin “Johannesburg Altını” (Jozi Gold) olduğunu da söylemem gerek.

Mariette Liefferink ismindeki kadın aktivistin, şirketleri 120 yıldır devam eden madencilik faaliyetlerinin yol açtığı sorunların sorumluluğunu almaya ikna etme çabasının anlatıldığı film, madenciliğe dair durumu oldukça net bir şekilde gözler önüne seriyor.

En umut veren – Yeni Bir Tür: Sosyal Girişimcinin Yükselişi

Umut veren filmlere geçecek olursam, “Yeni Bir Tür: Sosyal Girişimcinin Yükselişi” (The New Breed) filmi, para kazanmaya çalışırken insanlara ve dünyaya yardım eden Y kuşağından 3 girişimcinin hikayesini anlatıyor.

Film, ürünün ardındaki emeği canlı kılmak için ürünün etiketine el yazısı ile onu üreten kişinin ismini yazmak; yapılan gerçek işi her daim görebilmek için üretimde, öncesinde ya da sonrasında çalışan herkesin aynı yerde çalışması gibi görünürde küçük ama önemi büyük olan detaylarla insanın kalbini çalarken, hem ilham veriyor hem de geleceğe dair umutla bakabilmeyi sağlıyor.

En umut dolu – Bisikletli Anneler (Motherload)

Bir diğer umut dolu film ise, Bisikletli Anneler (Motherload). Karantinada izlenmemesi gereken bir film olduğu konusunda uyarmak isterim çünkü izlerken insan yerinde duramıyor, hemen açık havaya çıkıp hareket etmek istiyor. Tabiat ile iletişiminin azalması ile gelen huzursuzluğu gidermek için bisiklete geri dönen bir kadının dünyanın her yerinden insanlarla kurduğu bağı izlerken, “Bizi neyin mutlu edeceğini tahmin etmekte gerçekten kötüyüz.” cümlesini aklımıza yazıyoruz.

Bisikletin kadınların özgürlüğündeki rolü ve kazanılmaya çalışılan her özgürlük gibi bu yolda karşılaşılan güçlükleri ise “Kadınlarda cesaret sıklıkla delilik ile karıştırılıyor.” cümlesi ile özetlemek mümkün.

Bu vesileyle, festival boyunca gördüğümüz kadın kahramanlara selam etme isteğime izninizle yenik düşüyorum: Liz Canning, Emily Finchi, Vandana Shiva, Mariette Liefferink, Alice Paul, Elaine Ingham… Çok muhtemel ki, aklıma gelmeyen, gözümden kaçan isimler ve isimsiz kahramanlar da var. Bazı kadınlar olmasaydı dünya nasıl bir yer olurdu? Bunu düşünmek bile istemiyorum.


En güzel müzik – Toplayıcılar (Foragers)

Bingöl ve çevresindeki biyoçeşitlilikten ve bunların mutfak kültürüne, oradaki insanların hayatlarına sirayet edişinden bahseden “Toplayıcılar” (Foragers) filmine de en güzel müzik ödülünü verip son olarak, tabiat-insan ilişkisinden söz etmek istiyorum. “Ayna” (Mirror) filmi bunu inceleyenlerden biri: “Dağ tek başına bir şey ifade etmez, şehir tek başına bir şey ifade etmez.” Tabiat ile insan arasındaki ilişki; dağların şehrin parçası haline gelmesinin, insanın içinde bulunduğu doğadan kendisini ayırmayı bırakmasına olumlu etkisi ve bu olurken dağların özelliklerinin korunması arasındaki denge üzerinden incelenmiş.

Tabiat ile insan ilişkisinin, insanın ve tüm faaliyetlerinin aslında doğanın bir parçası olduğunu uzun yol yürüyüşçüsü bir adamın maceraları ile anlatan Robert Moor’un “Patikalar Üzerine Bir Keşif” kitabı getiriyor aklıma. Aynı yaklaşımı, festivaldeki “Mega Yangınlar” (Megafires) filminde de görmek mümkün. Günümüzde sönmeyen büyük yangınların oluşmasındaki insan faktöründen ve yangını anlamak adına yapılan çalışmalardan bahseden Mega Yangınlar, sorunla başa çıkmak için onu bilinç düzeyinde de hayatımıza kabul etmemiz gerektiğini söylüyor.

Festivalde bu kadar farklı alanda bu kadar güzel işler yapan insanları görmek hem neler yapılabileceği konusunda insana ilham veriyor hem de bireysel davranışların sonuçlarının azımsanmayacak denli önemli olduğunu gösteriyor.

Birey olarak dünyadaki tüm sorunlarla ilgilenmek mümkün ve de gerçekçi değil. Ancak bu, herhangi birisi ile ya da yaşayış şeklimizle bağlantılı olan yanlışları düzeltmeye çalışmanın yetersiz olacağı anlamına gelmiyor. Herkesin yapabildiği farklı ve herkes yapabildiğini yaptığında, bireysel olarak yapamayacağımızı düşündüğümüz şeyleri de aslında birileri yapmış olacak. Festivaldeki çeşitlilik bize bunu göstermesi açısından çok önemli diye düşünüyorum ve “Beni gerçekten motive eden şey, bunun kesinlikle mümkün olduğunu kanıtlamak.” (Gıdayla Gelen Dönüşüm) cümlesindeki gibi, asıl umut bu çeşitliliği görmek oluyor.

Çevresel meselelerdeki yaklaşımları karamsar ya da umutlu diye adlandırmak gibi bir genel tutum söz konusu. Halbuki durumu umutlu ya da karamsar diye adlandırmak bile meseleye tamamen kendi açımızdan baktığımızın bir kanıtı. Çünkü doğanın bir işleme kuralı var ve insan faaliyetlerinin hepsinin doğanın işleme kuralına uygun bir yolu var. Ekoloji bu kurala uymayanları düzeltmek değil; yaşam ve yaşama dair her şeydir. SYFF’nin asıl amacında olduğu gibi, önemli olan yaşamın sürdürülebilmesi.

Siz de sürdürülebilir yaşama dair belgesellerden oluşan bir etkinlik düzenlemek istiyorsanız surdurulebiliryasam.net sayfasına göz atabilirsiniz.

SYFF film arşivine buradan ulaşabilirsiniz.

Yazı: Özlem Gürtunca – Buğday Gönüllü İletişim Ekibi

Etiketler: , , , , ,

Henüz yorum yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş