Ekolojik Yaşam Hareketinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
Buğday Derneği çalışan ve gönüllüleri, tarımdan enerjiye, iklim değişikliğinden yeşil mutabakata, dijital araçlardan toplumsal cinsiyet eşitsizliğine kadar Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek ve bilgilerini güncellemek üzere konusunda uzman kişilerden kapasite geliştirici eğitimler alıyor.
Özellikle kadın ve insan hakları, toplumsal cinsiyet ve iklim adaleti alanında avukatlık yapan Özlem Altıparmak, Buğday ekibine “Ekolojik Yaşam Hareketinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” konusunda bilgilendirici bir sunum yaptı. “Toplumsal cinsiyet eşitliğini neden ve nasıl dert etmeliyiz?” sorusu ile sunumuna başlayan Altıparmak, kadın-tohum ilişkisinden ikili cinsiyet sistemine, yeniden üretimden adil değere ve ekofeminizme kadar ekolojik yaşam hareketinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin nasıl ele alınması gerektiğini aktardı.
Altıparmak, Buğday Derneği’nin geçmiş projelerini ve etkinliklerini toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle analiz etti. Simon de Beauvoir’un “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözüne atıfla, kadınlığın aslında yalnızca doğumla birlikte atanan bir cinsiyet olmadığını, toplumun norm kabul ettiği davranış ve tutumların, sorumlulukların ve biçilen rollerin bir bütünü olduğunu altını vurguladı. “Hepimiz kız çocuğu olmayı zamana ve mekana göre öğreniyoruz, Türkiye’de bir kız çocuğu olmakla İsveç’te ya da Suudi Arabistan’da bir kız çocuğu olmak aynı şey değil.” sözleriyle biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımı ortaya koydu.
Altıparmak sunumunda, toplumsal cinsiyet rollerine göre kadının üretim ilişkisinde nerede olduğuna da işaret etti. “Kadının sağladığı üretimin çoğu kez ücretlendirilmediğini, değer atfedilmediğini görüyoruz. Türün biyolojik olarak yeniden üretimi, bakım emeği ve emek gücünün yeniden üretimi bunlardan sayılabilir. Çocuk, yaşlı ve hasta bakımının toplumsal cinsiyet rollerine göre daha çok kadının sorumluluğunda olması, kadınların üretim süreçlerine dahil olmasının önünde bir engeldir. Yine toplumsal cinsiyet rollerine göre erkeğin eve gelip dinlenmesi ve tekrar işe gidebilmesi için yemeğin yapılması, evin temizlenmesi, çamaşırların yıkanması ise emek gücünün yeniden üretimidir. Bu da zaman yoksulluğu dediğimiz bir kavramı ortaya çıkarıyor. Kadınlar yalnızca ekonomik olarak değil, zaman bakımından da yoksul bırakılıyorlar.”
Buğday Derneği’nin önemli çalışma alanlarından olan tarımsal üretim konusunda da toplumsal cinsiyet eşitsizliğine vurgu yapan Altıparmak, “Türkiye’deki tarım arazilerinin %80’i erkeklere ait.” diyerek kadınların erkeklere oranla daha az tarım arazisine sahip olduklarını, sahip olanların ise bu hakkı ancak aileden (babadan) miras yoluyla kazandıklarını ifade etti.
Ekofeminizm ve Ekoloji Hareketinde Kadınlar
Ekoloji hareketi ve feminist hareketin kesişimselliğini, kadınların ve doğanın aynı kapitalist patriyarka tarafından tahakküm altına alınmasıyla değerlendiren Altıparmak, “doğa ana, toprak, ana, bereket ana” gibi tanımlara da eleştiri sundu. Doğaya cinsiyet atfeden, kadının biyolojik özelliklerini doğa ile özdeşleştiren bakış açısının, toplumun kadına biçtiği rolleri pekiştirdiğini ifade etti.
“Ekoloji hareketinde, eylemlerde kadınları hep ön saflarda görüyoruz. Ama bu her zaman mücadelede söz sahibi oldukları anlamına gelmiyor. Bazen erkeklerin hazırladıkları pankartlar, sloganlar, eylem anında kadınların ellerine tutuşturuluyor. Ancak ne toplantılara dahil ediliyorlar, ne de karar alma süreçlerine. ”
Ekolojik yaşam kadınlara ne vaat ediyor?
Sunumunu iklim adaleti, sosyal adalet, toplumsal cinsiyet eşitliği ve hayvan hakları kavramlarının kesişimselliğinden söz ederek sonlandıran Altıparmak, ekolojik yaşamın neler vaat ettiğininin altını çizdi. Ekolojik yaşam hareketinin çeşitli tahakküm biçimlerinin de karşısında durması gerektiğini, yeşil adil dönüşümü gerçekleştirirken iklime, doğaya ve toplumsal cinsiyet eşitliğine uyumlu bir sistemin gerekliliğini, ekonominin yalnızca yeşil değil, mor olması gerektiğini ifade etti.