DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

Ekolojik gıda karmaşası

Yayınlanma Tarihi: 15 Temmuz 2021
Ekolojik gıda karmaşası

Oya Ayman, Buğday Hareketi’nin kurucusu Victor ile, Açık Radyo’da yayınlanan Ağustos 2010 tarihli “Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam” programında, tüketicilerin ekolojik ürünler ile ilgili günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan endişelerine çözüm önerilerini konuşuyor.


Röportaj: Oya Ayman

Merhaba, Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam Programı’nda yine birlikteyiz. Ben Buğday Derneği’nden Oya Ayman. Son zamanlarda ekolojik ürün konusunda kamuoyunda bazı endişeler var. Hem bu endişelere cevap vermek hem de organik ürün, doğal ürün, natürel ürün ve iyi tarım uygulamaları arasındaki kargaşaya bir şekilde netlik kazandırmaya çalışacağız. Programın konuğu Buğday Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Victor Ananias. Hoş geldin Victor.

Victor Ananias: Merhaba.

Bundan on beş yıl öncesinde insanlara ekolojik ürünü, ekolojik ürünün sağlıklı ürün olduğunu, ekolojik ürünün tanımını nasıl kolay ve net bir şekilde ifade ederizi aramızda konuşuyorduk. Sonuçta, aslında çiftçi bunu çok iyi anlıyordu. Ama asıl kentte yaşayan insanlar bunu anlamakta güçlük çekiyorlardı. Çünkü belki de aldıkları ürünün sağlıksız olduğunu, pestisitlerle ve kimyasal gübrelerle yetiştiriyor olmasını -ki aslında ne yazık ki son kırk elli yılın konusu bu, daha önce böyle bir şey yoktu- kabullenmek istemiyorlardı. Ve sonunda insanlar organik ürünün tanımını bir şekilde daha fazla anlar oldu.

Fakat son zamanlarda, özellikle organik ürünün sertifikalandırma sırasında güvenilirliği tartışılmaya başlandı. Hatta o kadar ileri gidildi ki ‘’organik ürün güvenilmez üründür’’ gibi birtakım şeyler de söylendi. Açıkçası bazen, bunu aslında konvansiyonel ürün yetiştirenler mi yapıyor diye düşünmekle birlikte; bu kargaşanın nereden kaynaklandığı, insanların neden organik ve sağlıklı ürüne karşı böyle bir söylem geliştirdiği konusunda senin ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum.  

Victor: Ekolojik ürüne taraftar olanlar da haklı, şüphelenenler de haklı, sen de haklısın gibi bir noktadan gireyim.

Nasrettin Hoca misali…

Victor: Nasrettin Hoca oldum bu durumda. Çok Nasrettin Hocalık durumlar bunlar bence. Çok normal bir süreç gerçekten. Hepimiz içinde bu kadar gülüp eğlenmiyoruz tabii. Her gazete haberinden, televizyon programından sonra Buğday Derneği’nde ya bir kriz yaşanıyor, ya bir rahatlama, ya da bir nefes alıyoruz. Çünkü gerçekten bu tartışma haksız bir tartışma. Şu anda hayatımızda hiçbir şeyi sorgulamazken; süpermarket raflarından bir arabaya paldır küldür doldurup onların parasını ödeyip, hapur hupur yerken veya üzerinde bizim sağlımıza çok zararlı olduğunu yazan maddeleri tüketirken, ekonominin büyük bir kısmı bambaşka yerlerden dönerken, küçücük bir iyi niyet üzerinden…

Tabii ki her toplumun içinde olduğu kadar sahtekarlık, üçkağıtçılık vardır. Onu engelleyemeyiz. Onu ne organik tarım engelleyebilir, ne hukuk sistemi engelleyebilir. Konumuz o değil. Konumuz, doğru bir şeyin tanımını yapmaya çalışıyoruz. Doğru bir şeyin tanımını yapma konusunda ciddi yol kat edildi.


“Doğaya zarar vermeden üretmek kutsal bir şey”

Doğaya zarar vermeden üretmek çok basit bir şey değil. Doğaya zarar vermeden üretmek ve bugünkü toplumun ihtiyaçlarını karşılamak kutsal bir şey. Bugün gerçekten uğruna çalışacak, tapınacak veya saygı duyulacak kutsal bir şeyler arıyorsak; insanlığın ihtiyacını doğaya zarar vermeden, doğayla birlikte yaşayarak karşılamak, nokta. Benim için burada bitiyor. Bundan sonra o yolda hatalar yapılabilir, eksik yapılabilir, birileri kötüye kullanabilir. Bu benim için hiçbir zaman mevcut tanımı değiştirmiyor…

Ekolojik tarımın gelişen bir sektör olması; o sektör ile ilgili yatırımların yapılması, zarar edilmesi, kâr edilmesi, paraların dolaşması demek. Bunların içine tabii ki insanın egosu ve kazanma hırsı giriyor. İnsanlar, ekolojik tarımla uğraşıyorum veya ekolojik tarım ürünü tüketiyorum diye birden melek haline gelmiyor.



“Ekolojik tarım ürünü dışında hiçbir şeyin nereden geldiğini bilmiyoruz”

İşin içine para girince tabii ki başka şeyler de giriyor.

Victor: Tabii ki. Ama bu şu anlama gelmiyor. Biz zaten çok güzel besleniyorduk, nereden çıktı bir de ekolojik tarım? Hay Allah, şimdi dert ettiğimiz şeye bak.

On sene önce biz İstanbul’da aldığımız meyvenin sebzenin nereden geldiğini, bırak ekolojikliğini, hangi şehirden gelmiş, o geldiği şehirde hangi çiftçi yetiştirmiş, gerçekten bu domates mi değil mi, biz bunu bilmiyorduk Ki şu anda halden gelen o sistem hâlâ yok. Hal yasası değişecek inşallah, onda da bir takım olumlu yönde gelişmeler olacak ama bunlar hep hayal olacak edecek. Bugün biz hiçbir şey bilmiyoruz. Şu anda ekolojik tarım ürünü dışında hiçbir şeyin nereden geldiğini, çiftçisini bile bilmiyoruz.



Nereden geldiği yazsa bile diyelim ki, tezgâhtaki abla Erzurum patatesi diyor, Niğde patatesi diyor. Ne garantisi var biliyor muyuz? Onun garantisi yok ama sertifikalı organik ürün onun garantisini sağlıyor.

Victor: Aynen öyle. Şu anda bu tartışmalar hem dünyada hem Türkiye’de yeteri kadar yapıldı. İnsanlar gerçekten şu tartışmayı yaptı, ekolojik sertifikaya gerek var mı, yok mu? Biz de yaptık, biz de savunduk. Ben hâlâ İnebolu’dan gelen bir elma ekşisini sertifikalamanın çok zor olduğunu biliyorum, bunun maliyetini karşılayamadığını. Dolayısıyla, o elma ekşisinin artık yapılamama tehdidi altında olduğunu biliyorum.

Geleneksele karşı değiliz ama ekolojik tarımın kötüye kullanılması kesinlikle affedilemez. Ekolojik, organik veya biyolojik tarım denildiğinde bunun gerçekten o kontrol mekanizmasından geçmiş olması lazım. Çünkü Türkiye’de baktığımız zaman, sadece İstanbul’da 15 milyonun üzerinde nüfus var ve bu insanların aldığı ürünün yetiştiren kişiyi tanıma olasılığı ne kadar, yüzde kaç?

Van’daki insan gerçekten köyünden gelen ürünü, köylüsünü tanıyor olabilir ve bir güven ilişkisi içinde o ürünü alıp satabilir. Ve buna da bir engel yok zaten, ekolojik tarım buna engel olmuyor, tam aksine bunun değerini ortaya çıkarıyor. Ama eğer bir ürünün gerçekten onu tanımayan kişiler arasında ticareti yapılacaksa, bunun sertifikalanması çok basit bir şey. Bir arabanın standardına uygun üretilmesi kadar basit bir şey. Bu tamamen gerekli bir sistem, yüzde yüz.

Yani bir ürünün, bir elektronik eşyanın, dediğin gibi bir arabanın ya da bir tişörtün üzerinde nasıl birtakım kalite standartları arıyorsak, bu da aynı şey. Hatta, her gün boğazımızdan aşağıya inen, çocuklarımızın ve bizim sağlığımız için gerekli olan gıdamızın garanti altına alınması çok daha önemli.

Victor: Kesinlikle, evet. Her tarafın haklarını gerçekten görüyorum, yani Nasrettin Hoca örneğini boşuna vermedim başta, şüphelenenleri de açıkçası haklı görüyorum.


“Önyargılar üzerinden hareket etmek zarar yaratabiliyor”

Ayrıca insanların araştırmaları da çok güzel.

Victor: Evet, insanlar çiftçileri tanımamıştır, hayatında üretim görmemiştir, zorluğunu bilmiyordur… Bir sürü şey sıralayabiliriz. Ama şu var, o kadar az insan hayatını başkalarına adamış durumda ki şu anda, buna gerçekten dikkatle bakmak gerekiyor. Bu herkesin sorumluluğu. Yani şüpheleniyorsa bile, şüphesini doğru şekilde dile getirmek, muhataplarıyla yüzleşmek ve gerçekten cevaplarını dinlemek zorunda. Bir kere burada bir sorumluluğu var.

Taksim Meydanı’na çıkıp desem ki, ben dünyayı kurtaracağım, müthiş bir formülüm var. Alıp beni apar topar tımarhaneye götürmeden önce sormak lazım, nedir? Bunda bir şey var mı söyleyeceğin? Bu kadar önyargılar üzerinden hareket etmek zarar yaratabiliyor.

Bugün Türkiye’de 35 bin tane kontrol altında çiftçi var. Bir söz söylediğimizde şunu unutmamak lazım, 35 bin çiftçi demek en aşağı 150-200 bin nüfus demek. Bir, bu nüfusun ekmeğiyle oynuyoruz; iki, onların içinde iyi niyetli üretim yapan insanlara hakaret ediyoruz, onların ellerinden o işi yapma imkanını alıyoruz yani şüphe uyandırıyoruz. Ve bu arada, onların komşuları ürünlerini ilaçlayıp zehirleyerek rahat rahat satıyorlar. Onlardan şüphelenen, onlara hiçbir şey söyleyen yok.

Serik’te bütün seralar deli gibi zehir kullanılıyor, her şey yapılıyor. O mubah ama bizim ekolojik çiftçilerin içinde iki tanesi üçkağıt yaptı veya bir tanesine bir yerden bir şey bulaştı diye, bütün o 35 bin çiftçiyi zan altında bırakıyoruz, buna hakkımız yok. Buna hiçbir şekilde, birey olarak toplum olarak hakkımız yok. 


Zehirsiz Kampanya’yı imzalayın, bizi ve dünyayı zehirleyen pestisitler yasaklansın: Change.org/ZehirsizSofralar

“Küçük çiftçiye yol göstermek, sertifika almasını kolaylaştırmak lazım”

Üstelik bu çiftçiler gerçekten çok zor ayakta duruyorlar. Dediğin gibi, yandaki çiftçi bire on aldığı için ilaç ve hormon takviyesiyle çok daha ucuza ürünü satabildiği için çok daha refah içerisinde yaşarken; ekolojik ürün çiftçisi hem insan sağlığı hem de doğanın sağlığını düşünerek vicdanlı üretim yaptığı için çok daha az kazanabiliyor.  Çünkü ekolojik çiftçisinin pazarlama olanakları da o kadar geniş değil. Giderek genişliyor, gelişiyor. Bu iyi bir gelişme ama buna da bir şekilde ket vurmamak gerekiyor.    

Victor: Son günlerde gündeme gelen bazı örnekler nedeniyle insanlar belki bir hevesle ekolojik üretim işine giriyorlar ve burada tarif ettikleri şey bazen ekolojik ürüne yakın oluyor. Belki de iyi niyetli olarak bunu yapmaya çalışıyorlar. Özellikle büyük yatırımcılar. Küçük çiftçi ise bazen gerçekten farkında olmadan ürettiği sertifikasız ürüne ekolojik diyebiliyor. Bunda bir kötü niyet yok çünkü bu kanuni değil ama o insan gerçekten ekolojik sisteme göre yetiştirmiş olabilir. Kimyasal kullanmamıştır, sadece sertifikasını almamıştır. Buna çok kızmak mümkün değil. Ona yol göstermek, onun sertifika almasını kolaylaştırmak lazım. Devletin görevi var, sivil toplum kuruluşlarının, tüketicinin, herkesin sorumluluğu var.

Ancak büyük çiftlikler kurup, yatırım yapıp, konvansiyonel tarımdan kendini ayırt edici bu ekolojik sertifika sistemine girmeden üretim yapıp ekolojikmiş gibi piyasaya sürmek yapılabilecek en kötü şey. Burada devletin koyduğu kanun çiğneniyor, bir sürü insanın hakkı yeniyor ve haksız rekabet oluyor. Konvansiyonelle de haksız rekabet oluyor…

Bir internet sayfası açıp -bugünlerde internet çıktı, mertlik bozuldu- benim ürünüm çok güzel, çok temiz deyip de, konvansiyonel üreticilerle o şekilde rekabet yapıyorsa sadece ekolojik tarım üreticilerine değil; konvansiyonel tarım üreticilerine karşı da haksız rekabet yapmış olur. Dolayısıyla, tüketicinin çok dikkatli olması gerekiyor burada.



“%100 Ekolojik Pazarlar’da tüketicinin işi kolay”

Son 15 gündür İç Anadolu’nun belli bölgelerini dolaşma fırsatı buldum, özellikle turistik bölgelerde hep organik meyve levhalarına rastlıyorum. Mesela, organik kahvaltı 5 TL. Bu çok imkânlı bir şey değil aslında. Ama bana bir yandan da insanlar aslında organik kelimesini içselleştirdiler gibi geliyor. Bu iyi bir şey, belli bir değer verildiğini gösteriyor. Elbette onun sertifikalı olup olmadığını, güvenilir olup olmadığını da mutlaka sorgulamak gerekiyor… Peki tüketiciye neler düşüyor?

Victor: Biraz önce verdiğin örnek çok iyi. Bir kere tabii ki sorgulasın. Bugün Buğday Derneği’nin öncülüğünü yaptığı, kurduğu modellerden bir tanesi olan ekolojik pazarlardan bahsediyoruz. Ekolojik pazarlarda çok güzel bir örneği var bu işin.

Tüketici geliyor, sertifikayı sormasına bile gerek yok zaten tezgâhın üzerinde o ürüne ve o seneye ait geçerli sertifikayı görüyor bir kere. Arkasında ya üreticisini görüyor ya da üreticinin web sitesini görüyor. Orada bir şüphe uyandı; Buğday Derneği’nin çalışanları, ziraat mühendisleri var. Onlara gidip sorunu soruyor, açıklamasını alıyor. Dosyanın içinden tohum sertifikasını görüyor. Yani Buğday Derneği’nin kurduğu sistemlerde aslında bunun mükemmeli yapılmış durumda. Bu şimdilik süpermarketlerde, başka satış noktalarında bu kadar detaylı değil. Bu Buğday Derneği’nin kurduğu pazarlara ait bir şey. Burada tüketicinin işi kolay. Çünkü soru sorduğunda sonuna kadar her şeyini öğreniyor. Hatta çiftçinin adresini alıp ziyarete bile gidebiliyor. Artık bunu hangi sistem verir? TaTuTa da tamamen bunun üzerine kurulu, gönüllü olarak çiftçiyi ziyaret edebildiğin bir sistem…


Victor Ananias, Şişli %100 Ekolojik Pazar, 2006

%100 Ekolojik Pazarlar hakkında ayrıntılı bilgi için: www.ekolojikpazarlar.org


Geçen gün ekolojik ürünler de satan bir bakkala girdim. Bakkala sertifikasıyla ilgili sordum, o anda elinde dosyalarla bir şey yapıyordu. Bir baktım ki, resmen bizim pazarımızda ki gibi bir sistem kurmuş. Geçerli sertifika gelmeden ürünü kutudan çıkarmıyorum diyor. Küçük miktarlarda aldığı için bazen gecikiyor, sertifika arkadan geliyor. Bunu İstanbul’un bir mahallesindeki bir bakkal yapıyor. Ben çok etkilendim açıkçası. O tip organize satış noktalarında, buna hakkı var. Tüketici bu hakkını kullansın.

Senin bahsettiğin yerlerde ise bence samimi iletişim kurmak çok önemli. O iyilik, insanların onu iyi niyetle yaptığını düşünerek hareket etmek, iyi bir başlangıç adımı bence. Nedir bu organik kahvaltı, nedir bu ekolojik, hikâyesi nedir? Çünkü genelde bir hikâyesi var. Ben de yapıyorum onu. Diyor ki, tereyağını köyümden getiriyorum… Sonra da, sen ekolojik yazınca bakanlık sertifika sorar, ceza keserler diye anlatmak lazım. Sen bunu yine doğal yaz, köy ürünü yaz. Sonra da inşallah sizin bölgede bir proje yapın, bunları gerçekten ekolojik hale getirin deyince insanlarda bir hayal gücü genişliyor.


“Tüketici olarak sadece yargılama değil, yönlendirme gücümüz var”

Buğday Derneği olarak Anadolu’daki seyahatlerimizde hep böyle başlangıçlar yaptık. Biliyorsun, şu anda pazardaki birçok çiftçinin hikâyesi böyle başladı aslında. Tüketici olarak onları sadece yargılama değil, yönlendirme gücümüz var. Vay sen organik asmışsın buraya, bu yumurtanın sertifikası yok, hadi bakayım falan. Böyle değil. Bir kere bunu yapmamız lazım. Ama bir sınıf daha var ki, orada tüketicinin affetmemesi lazım. Tüketiciye bir pazarlama yapılıyorsa, içinde bir pazarlama aktivitesi varsa, internet kullanılıyorsa, ambalajlı bir ürünse ve ambalajlı ürünün üzerinde Tarım Bakanlığı’nın izni yoksa kesinlikle tüketicinin bunu affetmemesi lazım. Bunu önce satıcısıyla konuşması, uyarması lazım. Tatmin edici cevap almıyorsa; satıldığı yerle, adres bilgisiyle, ürün bilgisiyle, bunu Tarım İl Müdürlüğü’ne, İlçe Müdürlüğü’ne bildirmesi lazım. Sivil toplum kuruluşlarına bildirmesi lazım. Bunu takip etmesi lazım…

Kesinlikle karşısında durmamız gerekiyor. Dolayısıyla orada gerçekten tüketicinin başka alanlarda yapmadığını dahi yapması lazım. Çünkü mesele; geleceği, çocuklarının gıdası, kendi gıdası, suyu, toprağı ve ahlakı… Bu gıda üzerinden yapılan ahlaksızlık bence gerçekten affedilmez bir şey. Şu anda kazandığımız, Türkiye’de birçok ülkeden daha ileri gittiğimiz bu konuda, geldiğimiz noktaya sahip çıkmamız, edindiğimiz avantajları ileri götürmemiz lazım.

Buğday Derneği bu konuda çok çaba göstermeye devam ediyor; çalışanlarıyla, gönüllüleriyle, üyeleriyle. Ve herkesi de buraya çağırıyoruz, bu noktada olmaya çağırıyoruz…

Çok teşekkürler Victor. Ağzına sağlık… Evet, özellikle tüketicilere çok büyük sorumluluk düşürüyor, tabii ki üreticilerle birlikte. Ama bizim bilgilenmekten ve sorgulamaktan vazgeçmememiz gerekiyor. Yine programı kapatırken, her zaman olduğu gibi sizi Buğday Derneği’nin kurduğu %100 Ekolojik Pazarlar’a davet etmek istiyorum… Hepinizi alışverişe ve ekolojik ürün çiftçisiyle iletişim kurmaya bekliyoruz, hoşçakalın.

Victor: Hoşçakalın…      


Bu röportaj Oya Ayman’ın hazırlayıp sunduğu Açık Radyo’daki 13 Ağustos 2010 tarihli “Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam” programından yazıya aktarılmıştır.


Deşifre: Gamze Çınar (Buğday Derneği Gönüllü İletişim Ekibi)

Fotoğraflar: Buğday Derneği Arşivi

Etiketler: , , ,

Henüz yorum yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaş