Gönül Paksoy: “Doğadan sadece ilham alabiliriz. Onu taklit edemeyiz.”
Doğa, bilimin rehberliği ve sanatın yaratıcılığıyla nasıl buluşur? Gönül Paksoy, tasarımdan mutfağa, bilimden sanata uzanan çalışmalarında doğadan ilham alıyor. Atıksız yaşam felsefesini benimseyen Paksoy, yaşamın her alanında doğanın sunduklarını dönüştürüyor.
Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Kimya mühendisliği okuduktan sonra Çukurova Üniversitesinde yüksek lisans ve doktorasını tamamlayan tasarımcı, yazar Gönül Paksoy, tasarımda 35. yılını kutluyor. Moda tasarımından mutfağa, doğal boyalardan sanatsal üretimlere uzanan disiplinler arası çalışmalarıyla biliniyor. Bilimle sanatı birleştiren yaklaşımı, doğayı gözlemleyerek ve doğadan ilham alarak sürdürdüğü üretim yolculuğu, onun atıksız yaşam biçimiyle bütünleşmiş.
Gönül Paksoy ile doğa, bilim ve sanat arasında kurduğu köprüleri, yaşamını ve ilham verici üretimlerini anlattığı bir röportaj gerçekleştirdik.
Sizi bir tasarımcı olarak tanımlıyoruz. Gönül Paksoy’u bir de kendisinden dinleyebilir miyiz?

Ben kendimi sadece tasarımcı olarak görmüyorum. Evet, tasarım yapıyorum. Ama bilimle sanatın ortasında, yaptığım tasarımları onların arasında tanımlıyorum. Çocukluğumdan itibaren bilimle sanat arasında gidip geldim. Matematik, edebiyat, kompozisyon dersleri, resimle olan ilişkim, hatta anneannemi mutfakta yemek yaparken izlemem bile bu yolculuğun bir parçasıydı. Doğayla bağım da öyle.
Tasarım anlayışınızın temelinde doğa var.
Kesinlikle! Hem doğa hem de bilim var. Ayrılmaz parçalar. Bilimle uğraşan insanlar aslında doğadan ilham alıyor. Çoğu bilimsel çalışmanın kaynağı doğadır. Gökyüzünü incelediğinizde de, kar tanelerinin farklı moleküler formlarda oluştuğunu keşfettiğinizde de, doğanın sunduğu sınırsız olanaklarla karşılaşırsınız. Doğa, insan ömrünün yetmeyeceği kadar fazla bilgi ve ilham kaynağı sunuyor.
Kimya eğitimi almış olmanızın doğayı bu kadar detaylı görmenizde ve anlamanızda rolü oldu mu?
Eğitimim kimya ama insanın hayatı önce kimya ile başlamıyor ki. Önce bir çocukluk geçiriyorsunuz ve o dönemde aldığınız deneyimler sizi biçimlendiriyor. Benim için bu süreç, anneannemin bana hastalandığımda oyuncak yerine sevdiğim kır çiçeklerinden bir demet getirmesiyle başladı. Hayatım boyunca unutmadım. O gün çiçeklerle ilişkimin bu kadar süreceğini bilmiyordum. Bugün her koyduğum kırmızı noktanın o çiçek demedinin içindeki küçük kırmızı bir çiçeğe ait olduğunu düşünüyorum.
Matematiğin de önemli bir yeri var tasarımlarınızda…
Hayatımı matematikle yönetiyorum. Yoksa çok yorucu bir şey bu kadar parçalı işi bir araya getirmek.
Doğada matematiği nerede görüyorsunuz?
Doğada matematik her yerde. Bir tohum ekiyorsunuz, size kırk tane veriyor. Doğada çoğalma var! Bitkilerin nasıl çoğaldığını, bir tohumun hangi derinlikte filizleneceğini, ne kadar sürede büyüyeceğini ya da ne kadar aralıklarla dikilmesi gerektiğini anlamak tamamen matematikle ilgili. Üstelik sadece dört işlem değil, geometri de doğanın temelinde var.
Doğa hakkındaki bilgileriniz ve gözlemleriniz tasarımlarınıza nasıl ilham veriyor?
Gözlemlediklerimi bilim diye adlandırabiliriz ama yalnızca bilim değil. Orada sanat da var. Bir çiçeğe bakıyorsun, insan aklının alamayacağı kadar inceliklerle dolu uğraşılmış bir çiçek. Onun içindeki küçücük tel tel parçacıkları ölçmemiz mümkün değil. Bu rastgele yapılamaz. Ben elime iplik alıp sarsam da taklit edilmesi mümkün değil. Onun için doğa bize yol gösteriyor. Doğadan sadece ilham alabiliriz. Onu taklit edemeyiz.
İlham alıp başka bir şey yapıyorsunuz siz.
Evet, ilham öyle bir şey. İlham sizi oradan alıyor, başka bir yere fırlatıyor. Bir bakıyorsun kendini başka bir alanda görüyorsun. “Doğada Atık Yoktur” adını taşıyan son sergimdeki tasarımlar da buna örnektir. Saksıda aldığım çiçekler kuruduğunda köklerinden şapkalar yaptım. Kuruduğu zaman da beni bu kadar mutlu eden şeyi neden atayım? Doğaya bir teşekkürdü bu sergim. Yapraklar, dallar, atık kağıtlar, sebze ve meyve kuruları, çokça tohum ve çekirdekti malzemem… Malzemem çok. Ama yol gösterici doğa.



Çalışmalarınızda yerel kültür ve değerlerin etkisi büyük. Bu, tasarımlarınızı nasıl şekillendiriyor?
Türkiye gibi kültürel geçmişi zengin bir ülkede doğduğunuzda, o birikimin bir parçası oluyorsunuz. Topraklarımız sadece doğal zenginlikler açısından değil, sanatsal üretim açısından da son derece köklü bir geçmişe sahip. Geçmişte insanlar belki klasik anlamda resim yapmamış olabilirler ama halılarda, oyalarda, minyatürlerde sanatı işlemişler. Eski eserleri incelediğimizde bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Heykel sanatında da aynı durum söz konusu.
Tasarımlarınızda doğal boya kullanıyorsunuz. Doğal boyalar konusunda Türkiye’de kaybettiğimiz neler var?
Bizim çok kıymetli bitkilerimiz vardı. Örneğin “cehri” bitkisi harika bir sarı boya verirdi. Kök boya olarak bilinen “Rubiya” ünlü “Türk Kırmızısı”nı” üretirdi. Ancak biz bunları bilinçsizce tüketip yok ettik. Şimdi ise bir zamanlar yurt dışına ihraç ettiğimiz bu bitkileri, dışarıdan ithal etmeye çalışıyoruz. Doğanın bize sunduğu bu zenginlikleri koruyamadık.



Renklerin dili olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Evet, renklerin kendine has bir dili var. Ve doğa bize bütün bu renkleri sunuyor. Örneğin gökkuşağı hepimizi mutlu eder, bayraklardan izci kıyafetlerine kadar renklerin belli bir anlamı var. Demek ki renklerin bir dili var. Bir arkadaşımın yün mağazası vardı. Orada yünleri dizerken bana mor ve kahverengiyi neden yan yana koyduğumu sordu. Ona bahçesindeki mor menekşeleri ve kahverengi toprağı hatırlattım. Doğa zaten bu renkleri yan yana getiriyor. Toprağın rengi, güneşin rengi, gece ayın kapkaranlık içindeki rengi…
Doğadan başka bir ilham kaynağı aramamıza gerek yok.
Hiç yok. Doğa zaten bize ihtiyacımız olan her şeyi veriyor. Bilim, sanat, tıp hepsinin temelinde doğa var. Bu yüzden bana bilimle sanatı birleştirmek son derece doğal geliyor.
Tasarımlarınızı oluştururken nasıl bir süreç izliyorsunuz? Renklerin uyumunu sağlamak, doğadan ilham almak herkes için kolay olmayabiliyor. Sizin bu süreci nasıl yönettiğinize dair ipuçları verebilir misiniz?
Görmek önemli. Hepimiz bakıyoruz ama baktığımızı görmek önemli. Bir formdan da ilham alabilirsiniz, renkten de, kokudan da, rüzgarın hareketinden de… Güneşin karşısında bitkilerin verdiği tepkileri izleyebilirsiniz. Bazıları solarken, bazıları çiçek açar. Kimisi kendini kapatır çünkü fazla ışık istemez. Bütün bunları gözlemleyerek öğreniyorum.



Kurumuş çiçekleri bile atmadan değerlendirdiğinizi biliyoruz. Bu da doğaya duyduğunuz saygının bir parçası mı?
Evet, kesinlikle. Onlara teşekkür ediyorum beni zenginleştirdikleri için, çünkü yaptığım işlerin temelinde onların varlığı var. Doğada atık yoktur! Ben de atmadan tüketmenin mümkün olduğunu anlatmaya çalışıyorum. İnsanlar bu fikri beğeniyorlar ama uyguluyorlar mı, bilmiyorum. Benim için önemli olan bu farkındalığı yaratmak ve ilham olabilmek.
Malzemeleri seçerken nelere dikkat ediyorsunuz? Yaptığınız her işte bir dönüşüm söz konusu.
Özellikle tekstil malzemelerinde eski kumaşları değerlendirmek istiyorum. Eski tekstillerin hepsi kullanılmış değiller. Sandıklarda kalmış, unutulmuş kumaşlar var. Ama onları olduğu gibi kullanmak çoğu zaman mümkün değil. Bu yüzden dönüştürerek değerlendiriyorum.






Atıksız Mutfak
Mutfağınız da atıksız, tasarımlarınız gibi. Çok kıymetli bir kitabınız da var: Atıksız Mutfak. Özellikle mutfakta çok fazla gıda atığı oluşuyor ve bu atıklar oldukça değerli. Mutfaktaki atıkları değerlendirerek lezzetli, yaratıcı tarifler üretiyorsunuz. Bu hem kitabınızda hem de yaşam tarzınızda yer alıyor. Atıksız mutfağınızı bizimle paylaşır mısınız?
Atıksız mutfak anlayışı benim için çocukluk yıllarımdan gelen bir alışkanlık aslında. Annem ve babam çok sade ama son derece lezzetli yemekler yapardı. Bizim evde pek bir şeyin çöpe gittiğine şahit olmazdım. Ancak küçük yaşlarda bunun farkında mıydım; Hayır. Bir gün kimya laboratuvarında çalışırken düşündüm: “Eğer bu kadar deneysel çalışma yapabiliyor, laboratuvarda üretebiliyorsam, neden mutfakta da sentezleyerek yemek yapmayayım?” Böylece mutfağa adım attım. Atıksız tariflere zamanla vardım.
Örneğin neden bamyanın başları atılıyor? Ya da kabakların tepeleri neden kesiliyor? Beni Fatih Pazarı’na götüren bir Gürcü arkadaşım vardı, “Bu kitabı yazacaksan o pazara gitmelisin” demişti. Oraya gittiğimde doğanın sunduğu çeşitliliği daha iyi gördüm. Pazarda atılacak sebze kısımlarını almak istedim, çünkü onları değerlendirmek mümkün. Bamya başlarından kolyeler yaptım. Mesela biber başlarını alıp yemek yaptım, bazılarını soydum ve kolye haline getirdim.
Ankara’nın bir ilçesinde, biber başlarından pişirilen geleneksel bir yemek var. Hepsini kendim keşfetmedim. Geleneksel tarifler var.
Adana’daki atıksız mutfak sergisinde bir köylü kadın bana şunu söyledi: “Bizim büyüklerimiz bunları atmazdı. Biz de yiyorduk. Ama herkesin attığını görünce biz de atmaya başladık. Burada mesele, insanların yanlış yönlendirilmesi. Aslında birçok gelenekte atıksız bir mutfak anlayışı vardı ama zamanla bu değişti.
Atıksızlık ailenizden geliyor gibi görünüyor.
Kesinlikle öyle. Sadece gıda konusunda değil, genel olarak her şeyde. Örneğin ambalaj kağıtlarını, kartları, zarfları saklarım. Beğenmediklerimi geri dönüşüme koyarım, beğendiklerimi başka amaçlarla tekrar tekrar kullanırım.
Gıda atığı neredeyse hiç çıkarmıyorsunuz. Meyve kabuklarından çekirdeklerine kadar değerlendiriyorsunuz.
Ben kabuğunu soyduğum bir meyveyi atmak için soymuyorum, o kabuğun renginden ve içeriğinden faydalanmak istiyorum. Şeftali çekirdeklerini kolye, küpe ve yüzük olarak tasarladım. “Doğada Atık Yoktur” sergimin en gözde parçaları oldu.
Atıksız Mutfak kitabınızdaki tariflerle kaynakları da tekrar hatırlattınız.
Hem kitaplarımda, hem konuşmacı olduğum ortamlarda kaynakları hatırlatarak onların ne kadar değerli olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Aynı zamanda atıksız mutfakta pişirme ve kesme tekniklerinizle de atığın önlenmesini anlatıyorsunuz.
Bir şeyi atmamak değil, keserken, doğrarken, pişirirken de kaynağı iyi kullanmak çok önemli. Bir malzemeyi değersizleştirmemek gerekiyor. Az suyla pişirmek, çok fazla pişirmeden ocağı kapatmak, yağı sonradan ilave etmek… Çünkü sıcaklık zaten yağı yemeğe çekecektir. Bu sayede hem daha az yağ kullanırsınız hem de yağın yanmasını önlersiniz. Ayrıca, çok fazla pişmiş, ezilmiş bir yemek yerine daha sağlıklı ve lezzetli bir yemek yemiş olursunuz.
Isı transferi diye bir şey var. Bu kavram mühendislikte çok iyi bilinir ama aslında mutfakta da çok önemli. Mesela, yanan bir sobaya elimizi doğrudan dokunduramayız ama uzaktan ısısından yararlanabiliriz. Yemek yaparken de aynı prensip geçerli. Sebzeleri ve meyveleri incitmeden, doğru tekniklerle pişirmek önemli.
Çoğumuzun attığı incir kabuğu da mutfağınızda değerlendirdiğiniz malzemelerinizden biri…
Evet! Taze incir kabuğunu genellikle soyup atarız ama ben onu kurutarak kullanıyorum. Çok iyi bir atıştırmalık oluyor. Peynirle, içecek yanında ya da kahvaltıda servis edebilirsiniz. Kuru inciri kabuğuyla yiyoruz, peki neden taze inciri kabuğuyla yemiyoruz? İnciri incecik dilimleyerek kabuğuyla birlikte sunuyorum. Böylece hem dışını hem içini kullanabiliyorum. Sadece üstteki odunsu kısmını atıyorum, geriye kalan her şey yenebiliyor.
“Doğada Atık Yoktur” serginiz yoğun ilgi gördü ve üç kez uzatıldı. Sergide özellikle dikkat çeken bir iş oldu mu?
Özellikle yılan gömleği çok ilgi çekti. Kimileri yılan derisi sanıp korktu. Ama aslında doğanın bize bıraktığı bir armağan. Yılanlar büyüdükçe gömlek değiştirir, tıpkı bizim küçülen kıyafetleri kardeşlerimize ya da başkalarına vermemiz gibi. Doğada da böyle bir paylaşım var. Yılan da gömleğini bırakıp gidiyor ama o gömlek tıbbi değeri olan bir şey aslında. İnsan sağlığı için kullanılan doğal bir malzeme. Doğa bize her zaman armağanlar sunuyor, önemli olan bunları fark edebilmek.
Sergiyi ziyaret edenlerin tepkisi nasıldı?
Çeşitli tepkiler aldık. Bazı insanlar dokunmaya çekindi, bazıları ise büyük bir hayranlıkla inceledi. Daha önce hiç görmediği şeylerle karşılaşanlar oldu. Kimi ziyaretçiler, doğanın bize sunduğu bu armağanları daha yakından tanıyınca çok etkilendi.

Yeni projelerinizden söz eder misiniz? Çalışmalarınızı atıksız tasarımlar ve doğadan malzemelerle mi sürdüreceksiniz? Önümüzdeki yıl için bir planınız var mı?
Şimdiden söylersem sürprizi kaçar. Bir de şimdi bir şey söylerim, sonra son dakikada bile değişiklik yapabilirim. Ama yine doğadan ilham almaya devam edeceğim. Malzemeler yine doğadan olacak ve atıksız bir yaklaşımı benimsemeye devam edeceğim. Atıksızlık benim yaşam biçimim, başka türlü yaşayamıyorum.
Bu zor bir şey olsa gerek.
Aslında zor değil, sadece bir yaşam biçimi olarak benimsemek gerekiyor. Doğa bize olağanüstü şeyler sunuyor. Bunları görebilmek, anlayabilmek ve değerlendirebilmek için biraz farkındalık gerekiyor.
“Denklemin Gücü Biziz”
Siz kendinizi tek bir kişi olarak küçük ve etkisiz görmüyorsunuz, değil mi?
Bir kişi bile çok önemli. Her birimiz bir ışık yakabiliriz. Atıksız Mutfak kitabımda Ardıç Kuşu’nun hikâyesini anlatmıştım. Ardıç kuşu, ardıç ağacının tohumlarını midesinde sindirir ve besinleri aldıktan sonra tohumları dışkısıyla toprağa bırakır. Böylece yeni ardıç ormanları oluşur. Doğada bunu yapan tek canlı ardıç kuşu değil ama ben ona bir teşekkür olarak hikâyesini anlattım. Aslında biz de istersek aynı şeyi yapabiliriz. Bir tarlaya bir avuç buğday attığınızda, size çok daha fazlasını verir. Her birimiz bir ardıç kuşu olabiliriz. Ardıç kuşu bize “Denklemin gücü benim.” diyor. Küçücük bir kuş bile ormanları büyütebiliyor. Biz de onun gibi olabiliriz.
İlham aldığınız ya da doğaya duyarlılığıyla takdir ettiğiniz isimler var mı?
Elbette, çevremde böyle insanlar var ama benim için en büyük ilham kaynağı aile büyüklerim ve yaşadığım coğrafya.


