ENGLISH
DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

Yeryüzü Renkleri

Yayınlanma Tarihi: 7 Şubat 2025
Yeryüzü Renkleri

“Bir Çiftçinin Renkleri – Doğal Mürekkep Yapımı” kitabının yazarı, “Yeryüzü Renkleri” sergisinin küratörü ve MILKist’in kurucusu Birnur Temel Birtane, kendisini en çok bir sosyal tasarımcı olarak tanımlıyor. Küçük ölçekli çiftçilerle çalışarak tarımsal atıklardan doğal boyalar üreten Birtane, sanatı toplumsal dönüşümün bir aracı olarak görüyor. 12 Şubat’a kadar Yapı Kredi Bomontiada’da devam eden “Yeryüzü Renkleri” sergisi vesilesiyle Birnur Temel Birtane ile ilham dolu bir röportaj gerçekleştirdik.

“Bir Çiftçinin Renkleri – Doğal Mürekkep Yapımı” kitabının yazarı, “Yeryüzü Renkleri” sergisinin küratörü ve MILKist’in kurucusu Birnur Temel Birtane kendisini en çok bir sosyal tasarımcı olarak adlandırıyor. Doğa, iklim, çiftçiler, zanaat, sanat ve renk demeden önce ilk önce bu kavramı biraz daha detaylı dinlemek isteriz. Sosyal tasarım ve bunun doğa açısından rolü nedir?

Sosyal tasarım ortak bir üretimdir, dolayısıyla da bütüncül bir düşünce biçimidir. Tek bir sektörün, tek bir üretim alanının profesyonellik ve uzmanlık alanıyla sınırlı kalmayan, işbirliği talep eden, farklı sahaların ve sektörlerin ortak üretimde bulunmalarına teşvik eden bir saha çalışmasıdır. Bir sosyal meseleye, engele ve probleme karşı üretilen yenilikçi ve yaratıcı çözümler de çoğunlukla farklı pratik alanlardaki insanların birbirinden değişik koşullar içinde düşünüp üretmesiyle ortaya çıkıyor. Ancak en çok ne üretildiğinden ziyade bunun nasıl üretildiği belirleyicidir. Nihai varış noktası, ürün veya tasarım değil, süreçtir.

Kimler dahil bu sürece? Kimleri kapsıyoruz? Kimlere dokunuyoruz? Veya nasıl bir etki ile değişim, dönüşüm sağlıyoruz? Kalıcı bir etki yaratmak nasıl mümkün? gibi soruları sormak da şart oluyor şüphesiz.Kimseyi ardımızda bırakmadan, sürece dahil olan herkese de eşit miktarda adil bir şekilde yer verilmesine özen gösteriyoruz. Sosyal tasarım çalışmalarında hedef, özünde bir sosyal adalet yani bir sosyal sürdürülebilirlik sağlamaktır. Doğa karşısında bizim bir sosyal tasarım merkezi MILKist olarak yaptığımız ise, küçük ölçekli kadın çiftçilerin iklim krizi karşısında kaybettikleri mahsullerden ikincil birer hammadde olarak boyar madde üretmek. Ziraat için olan bir üretimin eş zamanlı olarak zanaata bir hammadde olabileceğini göstermek yani esasında her şeyin bir bitkinin kültüre alınmasıyla başladığını hep hatırlamak. Toprak bir kültürdür. Bugün edebiyat, tekstil, ürün tasarımı ve görsel sanatlar da toprağın sağladığı ifade araçları ile bugüne evrilmiştir. O yüzden her çalışmamızda daha çok yer vermeyi arzu ettiğimiz küçük ölçekli kadın çiftçilerin mücadeleleri çok önemlidir. Küçük ölçekli çiftçilerin ve yerel üretimin desteklenmesi farkındalık ve hassasiyet talep ediyor günümüz dünyasında. Bu durum onların finansal sürdürülebilirliğini muhafaza eder, dolayısıyla bu tip bir üretimin sosyal sürdürülebilirliğini korumuş oluruz. En nihayetinde tüm bunların da çevresel sürdürülebilirlik üzerindeki etkisi büyüktür.

Renk ne ifade ediyor peki bu çaba içerisinde; ziraat ve zanaat nasıl bir araya gelip dönüştürücü ve iyileştirici bir etki yaratabiliyor?

Renk her şeydir. Daha doğrusu her şeyin bir rengi vardır. Mevsimlerin de, lodosun ve poyrazın da, duyguların da, bedendeki ısı seviyesinden tutun da vücuttaki asit baz denge bozukluğu için yapılan testler sırasında da belirli renklerin ipuçları kullanılır. O yüzden renk insan için çok şey ifade ediyor, duyguları ifade etmekle birlikte duyguları da etkiliyor. Vücudun belirli noktaları belirli renklerle ifade ediliyor birçok kültür ve şifa yöntemlerinde. Ancak rengin en çok ipucu taşıdığı yerlerden bir tanesi de insan da olduğu gibi toprakta. Yani hasata dair ipucu için, fikir edinmek için de renge başvururuz.

Yeşilden başlayıp kahverengiye çalan buğday başaklarından, yeşil ile başlayıp sarı ve kırmızı ile son bulan narın olgunlaşması dahi hepsi bunun bir örneğidir. Hele toprak altında olup da görülmeyen mahsul için, toprağın üst yüzeyindeki yaprak rengi tamamen bir iletişim aracıdır. Renge hep dikkat etmek gerekir. Biz kurulduğumuz 2018 senesinden bu tarafa Türkiye’nin bu renk paletini çıkarmaya çalışıyoruz. Gittiğimiz her bölgedeki renklerin kaydını tutup, şu anda  Yapı Kredi Bomontiada’da devam etmekte olan “Yeryüzü Renkleri” sergisi için güncellediğimiz ve sizi giriş bölümünde karşılayan Türkiye haritasını daha da çok derinleştirmek ve genişletmek için çabalıyoruz. 7 senedir Birleşmiş Milletler ajansları, STK’lar, İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri işbirlikleriyle Türkiye coğrafyasında 16 şehre gittik, 156 doğal mürekkep atölyesi gerçekleştirdik. Tüm bu süre içerisinde biz bu haritalamayı yaptık ve küçük ölçekli kadın çiftçiler tanıdık. Gördük ki bu renk paleti ziraat sayesinde var ve biz toprağı kaybedersek sadece gıdayı değil kültür sanatı ve rengi de kaybediyoruz.  Bu kayıpları ve aslında kayıtsızlığı da görünce 2022 senesinde çıkardığımız “Bir Çiftçinin Renkleri – Doğal Mürekkep Yapımı” kitabımız, tüm mürekkep tariflerini, boyar maddeleri ve açıklamalarını dahil ettiğimiz bir yayın olarak derlendi. 

Sizin için çiftçilik nedir peki, siz kendiniz de bir çiftçi misiniz? Çiftçilerle olan bu bağı nasıl kuruyorsunuz?

Evet ben de bir çiftçiyim ama bu bağı kurabilmek için çiftçilik yapmadan da bu hassasiyete ve bilgiye erişimimiz olmalı. Benim yoktu mesela, keşke olabilseymiş. Gerçekten hiç bilmiyormuşum bir bahçe veya tarla yönetmenin ne anlama geldiğini, nasıl bir bedensel ve duygusal yükü olduğunu bu işin. Hele ki küçük ölçekli bir çiftçiyseniz iklimin olağanüstü mevsimsel geçişleri, dolular, fırtınalar, seller ve aşırı kuraklık dayanılamaz ölçüde hırpalıyor. En önemlisi finansal olarak hırpalıyor. Ürettiğiniz ürünün 3’te 2’si gıda kalitesine ulaşamadan atık oluyorsa eğer, burada sürdürülemeyecek bir küçülme var demektir. Eğer bu sebeplerden tarıma heves eden kalmadıysa, gelir payı düştüyse ve motivasyonsuzluktan cazip bir pratik değilse çiftçilik, bugün ekip biçenlerimiz de bu işin son temsilcileri, genç jenerasyonlar bunları devralmayacak demektir. Burada da sürdürülemeyecek bir küçülme var anlamına gelir bu. Ancak biz toplum olarak bilirsek ve görürsek, dinlersek ve anlarsak küçülmeden ziyade genişletmek ve büyütmek için ortak bir çaba vermemiz gerekir. Eğer bu hikâyelere, bu işin konuşulmayan ve gösterilmeyen perde arkası  boyutuna şahitlik edersek, hepimiz çabaya ve üretime olan saygımızdan ötürü bu hassasiyeti kazanabiliriz. O yüzden hangi sektörden olursak olalım, toprak ve ziraatın yanında durabiliyor olmalıyız. Hep söylediğim ve az evvel de belirttiğim gibi, tüm büyük dönüşümler ve bugün medeniyet olarak tanımladıklarımız, bir bitkinin kültüre alınmasıyla başladı. Dolayısıyla da bu bağı kurabilmek için bizim ve ailemizin çiftçi olması şart olmadan da yabancı kalmamalıyız. Bu hassasiyeti de film, belgesel, kitap, sergi, eğitim, atölye gibi farklı alanlardaki çalışmalar ile de güncel ve dinamik tutmalıyız.  

Sanatınızda doğayı doğal mürekkep olarak kullanıyorsunuz, tasarımınızda da doğayı sosyal dönüşümü hedef alarak konumlandırıyorsunuz. Bu noktada sanat ve tasarım nasıl birlikte ilerliyor?

Sanat, tasarım veya zanaat olarak bir ayrımın kalmadığı bir yerde zaten rahatlıkla birlikte ilerleyebiliyor bu. Doğal mürekkeplerin hammaddeleri küçük ölçekli kadın çiftçilerin tarlalarında başlıyor. Bunlar ayıklanıyor, damlarda kurutuluyor, öğütücülerde öğütülüyor, yeniden kurutuluyor, elekten geçiriliyor ve tüm bu süreç bir süre almakla beraber hassas da bir süreç. Rüzgârı dikkate almak lazım, nemi dikkate almak lazım, direkt güneşten korumak lazım. Bu hammaddeleri biz boyaya erişimi kısıtlı, okul dışı kalmış hassas gruplara gönderiyoruz. Son 2 senedir de tek adresimiz Hatay ve Kahramanmaraş. Doğal mürekkeplerle bir sanat çalışması yapılıyor ama bu büyük sosyal tasarım projesi içerisinde çiftçiye zanaat bilgisi eklemek ve okul dışı kalmış grupların yaratıcı ifadeden ve sanatsal çalışmalardan eksik kalmamaları için bir sosyal dönüşüm ve fayda geliştirmek de hedefimiz oluyor. Bu noktada artık hangisi sanat hangisi tasarım birbiri içine geçmiş oluyor.

Doğa, insanın sanatla olan bağını nasıl şekillendirir?

Doğa yalnızca sanatla olan bağı değil, hayat ile olan bağı şekillendirir bence. Sanat hayattır, her şeydir. Çünkü bir düşünce biçimidir sanat, illa ki plastik bir form almasa da. Düşünseldir her şeyden öte. Bir şeyi nasıl kurguladığınız sanattır, hayatınız, sofranız, odanız, sosyal ilişkileriniz, profesyonel diyaloglarınızdaki dinamikler ve mesafeleriniz size özeldir, siz şekillendirirsiniz. Bunların hepsi birer sanat formudur. Sanatı geleneksel bir tabirle düşünmek artık yeterli gelmiyor. Bu bahsettiklerim de ne kadar sade ve sakin ise, o kadar güzeldir ama bunu en iyi uygulayan da doğadır. O yüzden doğa ona içkin olan bu özelliklerinden ötürü her konuda ilham ve örnektir. Doğa içerisinde, bu ekoloji içerisinde, eş zamanlı var olan fauna ve floraya baktığımızda gördüğümüz ‘denge’ imrendiricidir, hatta öyle ki hepimiz hayatlarımızda böyle dingin bir denge ararız. Sanatın da iyileştirici ve dönüştürücü gücü bu dengeleme kapasitesindendir. Gürültünün merkezindeyken anlık olarak durdurabilir ve her şey uzaklaşırmışçasına hissettirilebilir mesela. İmgelerin gücü böyledir daha çok. Ben sanat tarihi ve heykel okudum, 6 yılı aşkın bir süre kurumsal olarak küratörlük yaptım, şu an alanımı sosyal tasarım olarak açıklayabiliyorum ama durup baktığımda yaptığım tüm işleri ve bugüne kadar giydiğim tüm tanımlamaları, gürültünün merkezindeyken beni anlık durdurabilen ve başka tarafa bakmama vesile olanlar olarak görüyorum. Yani doğa insanın sanatla olan bağını şekillendirir şüphesiz ama sanat da doğaya bakabilmeyi öğretir. Ve siz kuvvetlenen bu doğa öğretisi ile sanatla, hayatla olan bağınızı kuvvetlendirirsiniz.

Yeni projeleriniz var mı? 

“Yeryüzü Renkleri” sergisi aslında bir belgesel projesidir, sergisini açtık ama kayıt tutmaya devam edebilmek için bir belgesel formatında da bu tasarımcı/çiftçi eşleşmesini belgelemek istiyoruz. Depremin üzerinden 2 sene geçti ancak dikkatimizi hala orada tutuyoruz, bu sene itibariyle daha uzun vadeli başka çalışmalar da yapma gayretindeyiz. Yayınlarımızı genişletmek ve çoğaltmak istiyoruz, her zaman için sonrasını düşünmek, sonraki jenerasyonlara kayıt bırakabilmek önemli.

Senin bu alanda yol göstericin kimler ve neler? İlham olarak nitelendirmesek dahi, itici güç olup da cesaret veren, yeni fikirlerin gelişmesini sağlayan…

En çok çiftçiler. Çiftçilerin hikâyeleri, kendilerini doğayla bir tutuşları, hiçbir canlıyı, kanatlılardan sürüngenlere dahi kendilerinden ve dünyalarından ayrı tutmamaları.  Sanatçılar, tasarımcılar, zanaatkarlar, mimarlar, sergiler, podcast’ler, yayınlar… adanmışlıkla üreten, bir çözüm üretmek için çabalayan, faydayı merkez alan herkes ve her türlü üretim bir motivasyon benim için.

“Yeryüzü Renkleri” sergisindeki motivasyonun nedir peki, kimler nasıl bir katkı sağlıyor bu adanmışlıkla şekillenen üretim dünyasına?

Sanıyorum ilk kez görsel sanatların yoğun olduğu bir galeri/sergi mekânında “çiftçiler” başlıklı bir kategori açtık. Bu benim için çok anlamlıydı ve bunları daha da çok görmemiz gerekir aslında. Her şey toprakla başlıyor çünkü. Bundan önce görülmemiş eşleşmeler yenilikçi söylemlerle faydalı kapılar aralayabiliyor; mesela sergide 5 çiftçi, 5 moda tasarımcısıyla, 5 renk üzerinden bir araya geliyor. Bu 5 boyar madde hacimleri en yüksek olan tarımsal atıklarımızdandır. Atıktan ziyade aslında hasadın ardından kalan doğal bir süreçtir, kabuklar mesela. Türkiye coğrafyası nar, ceviz, ısırgan ve mor soğan bakımından zengin olduğundan boyar madde elde edebileceklerimiz de çoktur. Kapıdağ Yarımadası’ndan mor soğan çiftçisi Havva Değirmenci, Zeynep Tosun’un tasarımındaki yeşile tarlasından hayat verdi. Mardin, Dara Antik Kenti’nden Ayşe Güneş ceviz kabuğu, Nurşan Güneş de nar kabuğu ile Gül Ağış ve Başak Cankeş’in tasarımlarını renklendirdiler. Arzu Kaprol Hatay’daki barış ipeği üreticisi ve dut çiftçisi Emel Duman ile bir araya geldi. Giresun bölgesinde  fındık bahçesi olan Nermin Çerçil, bahçesindeki ısırganlarla da Simay Bülbül’ün tasarımındaki renkleri sağlamış oldu. Bir tarladan nerelere gelebiliyoruz, ne kumaşlar, ne renkler, ne tasarımlar, dünyayı gezebilecek üretimler… Zamansız ve mekansız. Belli bir tarladan ve hasat döneminden herkese ulaşabilecek ve giyilebilecek bir moda tasarım ürünü. Çiftçinin yanına tasarımcı, zanaatkar, ve doğal boyama ustası da oturduğunda bu ortak üretimden muazzam kapılar açılıyor. Ve belki de en önemlisi hammaddesinden el işçiliği ve düşünsel tasarım süreci de dahil olmak üzere hepsi Türkiye içerisinde, buradaki kaynaklar sayesinde olabiliyor. 

Henüz yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaş