Kampüsün İçinde Küçük Bir Dünya: Bostanlar
İTÜ Ayazağa’dan Boğaziçi’ne, Türkiye’de üniversite kampüsleri yalnızca öğrenme değil, üretme ve birlikte yaşama alanlarına dönüşüyor. Bostanlar etrafında kurulan bu yeni ağ, gençlerin toprağa dokunarak hem gıdayı hem de hayatı yeniden düşünmeye başladığı sessiz bir dönüşümü anlatıyor.
Röportaj: Beyza Özel – Buğday Derneği İletişim Gönüllüsü
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Ayazağa Kampüsü’nde göletin kıyısında bir grup öğrenci görürseniz, onların sadece yürüyüş yaptığını sanabilirsiniz. Ancak biraz daha dikkatli baktığınızda; içlerinden birkaçının eğilip yabani kuşkonmaz topladığını, bir başkasının toprağın nemine baktığını, bir diğerinin ise imece usulüyle özenle tohum yataklarını hazırladığını fark edersiniz. Çünkü artık kampüsün içinde yaşayan bir bostan var. Kampüsün tam ortasında, dersliklerin ve hızla akıp giden rutin düzenin arasında, toprağa dokunarak inşa edilen başka bir dünyanın küçük provası kuruluyor.
Üstelik sadece Ayazağa kampüsünde değil. Taşkışla’da Boğaz’a karşı başka bir bostan daha büyüyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde Tarlataban yıllardır üretmeye devam ediyor. Bilgi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi derken üniversiteler arasında yeni bir ağ kuruluyor: Kampüs Bostanları.

“Biz karar veremiyoruz”
İTÜ Ayazağa Bostanı’nın gönüllülerinden Fırat Karakurt, 26 yaşında. Ama hikâyesi çoktan birkaç farklı hayata temas etmiş. Pandemiden önce çok severek başladığı bilgisayar mühendisliğini okuyormuş. Pandemi sırasında Adıyaman’daki ailesinin yanına dönüyor. Dağlardan yerel buğday tohumları topluyor. Küçük bir bostan kuruyor. Sarımsak ekiyor. Badem hasadına katılıyor. TaTuTa gönüllüsü oluyor. Eğitim alıyor. O sırada yaptıklarının hayatını tamamen değiştireceğini ise henüz bilmiyor.
İstanbul’a döndüğünde ise aklındaki ilk düşünce bir bostan kurmak oluyor. Toprakla kurduğu bu bağ onu öylesine dönüştürüyor ki, eğitim hayatına da yeni bir yön vererek İTÜ Gıda Mühendisliği bölümüne geçiş yapıyor. Hayatındaki bu büyük değişimin çıkış noktasını ise şu sözlerle özetliyor: “Mevcut gıda sistemi inanılmaz derecede kırılgan ve biz bu zincirin hiçbir halkasında söz sahibi değiliz. Kendi gıdamız üzerindeki bu iradesizlik hali beni çok rahatsız ediyor.

Ayazağa bir gıda ormanı!
Bugün Ayazağa’daki bostan içinde küçük bir kulübe, çakıllı bir alan ve ekim yapılan bölümler var. “Ayazağa zaten bir gıda ormanı” diyor Fırat. Gölet çevresinde yabani kuşkonmaz, labada, arapsaçı, yabani lavanta gibi yenilebilir yabani bitkileri topluyorlar. Kampüsün içinde elma, armut, incir, dut gibi bir çok meyve ağacı da var. Böğürtlen çalıları ormanın içine yayılmış durumda. Kuşların da taşıdığı tohumlarla büyüyen yabani meyve ağaçları bu ekosistemin parçası. Şimdilerde bostanda birçok tıbbi aromatik bitkinin yanı sıra domates, biber, fasulye, kabak, salatalık gibi klasik bostan bitkileri de yetiştiriyorlar.
Bostan gönüllüleri genel olarak yirmili yaşlarında. Kimi toprağı büyük bir hevesle çapalarken, kimisi marangozluğa el atıp domates fidelerine askılar, bostana oturma alanları ve masalar üretiyor. Şehrin ortasında bile doğanın döngüleriyle uyum içinde yaşayabilmek adına, evde biriktirdiği organik artıklarla solucan kompostu yapıp bostanın toprağını besleyenleri de görüyoruz, her yıl özenle topluluğun tohumlarını saklayanları da. Aralarında topluluğun sesini sosyal medyada duyuranlar, tasarımlar yapanlar ve videolar hazırlayanlar olduğu gibi; üretim alanlarını güvence altına almak için kampüs yönetimiyle ilişkileri yürüten, dilekçeleri ve bürokratik süreçleri büyük bir sabırla takip edenler de mevcut. İşin mutfak kısmında ise hasattan topladığı pazılarla börek yapan, ekmekler pişiren, fesleğenleri pestoya dönüştürüp kalabalık bostan sofralarına getirenler yer alıyor. Burada herkes kendi yeteneğine ve karakterine göre ortak üretime eşsiz bir değer katıyor.
Kolektif alan yaratıyorlar
Tüketim odaklı kent kültürünün hızından sıyrılıp kolektif bir üretim alanı inşa ediyorlar. Kampüsün içindeki böğürtlen çalılarının yerini, yabani lavantaların kokusunu, incir ağaçlarının gölgesini çok iyi biliyorlar. Toprağın fazla killi olduğu yerleri tartışıp don riskini hesaplıyorlar. Malç yapıyor, kompost çeviriyor, toprağın şifasını elleriyle hissediyorlar. Sistemin dayattığı sorunlara karşı ‘öfke’ üzerinden değil, doğayla uyumlu bir yaşamı ilmek ilmek ‘kurma’ pratiği üzerinden ilerliyorlar. Çünkü burada salt tarımsal üretimden ziyade yeni bir dil inşa ediyor; yatay örgütlenmeyle bilgi paylaşıyor, birbiriyle ilişki kuruyor ve nefes alan kolektif bir alan yaratıyorlar.

Sonrası ne mi oluyor?
Sonrası bahar günü bir şiir. Fırat’a rutin bir gününü ve hayallerini soruyorum. (Hiç kesmeden veriyorum.)
“Sabah dersime girdikten sonra kampüste papatyalar arasında oturup biraz kuşları dinledim. Öğleden sonra organik kimya laboratuvarından çıkınca kampüsün ormanlık kısmında arkadaşımla bir yürüyüş yaptık. Göletin oraya inip ördekleri besledik, bostanımıza bakıp yaz ekimini planladık. Bu sırada yabani kuşkonmazların, diğer adıyla tilkişenlerin çıktığını fark edip biraz topladık. Şu an çantamda duruyorlar; yarın sabah onlarla kendime kuşkonmazlı yumurta yapacağım.”
“İleride hayata geçirmek istediğim pek çok üretim hayalim var; çay, şarap, menengiç kahvesi, buğday veya peynir üretmek, hatta nohudu fermente edip miso yapmak gibi… Üretecek o kadar çok güzel şey var ki, hepsi insana ayrı bir heyecan veriyor. Ellerinle toprağa ve hayata dokunarak bir şeyler üretmenin yeri hiçbir şeyle dolmuyor; bu bağdan kopuk kalmak bana hiç iyi gelmiyor. Belki pandemi olmasaydı bilgisayar mühendisliğinden mezun olup, sadece iyi para kazanmaya ve tüketmeye odaklı bir yaşantım olacaktı. Ama üretmenin tadını bir kez aldıktan sonra kopmak gerçekten çok zor. Kimseye zarar vermeden, hiçbir varlığa saygısızlık etmeden, herkesin, her şeyin hakkını gözeterek, bunun için elimizden geleni yaparak.”
Belki değişim bazen tam da böyle başlar.
Bir üniversite kampüsünde.
Bir bostanın içinde.
Sessizce.

