İnsanların yaşam hakkından doğal varlıkların yaşam hakkına doğru…
Uluslararası sözleşmelere koşut olarak, iç hukukta da konuyla ilgili anayasal ve yasal düzenlemeler yapılmış durumda. Bunların başında Anayasal düzenlemeler bunların başında geliyor. Bu alanda TC Anayasasının 17. ve 56. maddeleri önemli güvenceler oluşturuyor: “Kişinin Dokunulmazlığı, Maddi Ve Manevi Varlığı” başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrasına göre; “…Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir…” “Sağlık Hizmetleri Ve Çevrenin Korunması” başlıklı 56. maddesinin bir ve ikinci fıkrasına göreyse; “…Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir (…) Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir…”
Ekoloji hareketine moral veren hukuksal kazanımlar
Çevre hakkının uluslararası sözleşmeler ve ulusal anayasa ve yasalarla koruma altına alınması bu hakkı ihlal eden faaliyetlerin yargısal denetimle korunmasının da önünü açtı. 1990’lı yıllarından başından itibaren İzmir Çevre Avukatları’nın deneyimledikleri pratiklerle Türkiye Çevre Hukuku çok iyi bir başlangıç yapmıştı. Yatağan, Kemerköy, Yeniköy Termik Santrallerinin kapatılması, Bergama Ovacık Altın Madeni’nin çevresel etki değerlendirmesinin ve İzmir kent içinde planlanan Kordon Yolu projesinin iptali davalarında elde edilen hukuksal kazanımlar ekoloji hareketine moral ve meşruiyet kazandırdı. Bergama Ovacık Altın Madeni yargısal sürecinde başta Danıştay 6. Dairesi’nin 13 Mayıs 1997 tarihli kararı olmak üzere ulusal Mahkemeler ile AİHM’den alınan kararların Bergama köylü hareketinin daha fazla büyümesi ve etkisinin artmasına katkısı yadsınamaz. Yatağan, Kemerköy, Yeniköy Termik Santrallerine ilişkin alınan ulusal ve AİHM kararları bugün dahi Akbelen direnişi ve bölgedeki diğer ekoloji hareketlerinin dayandığı hukuksal kazanımlar oldu. İzmir kenti içinden otoyol geçiren Kordon Yolu projesinin iptal edilmesiyse kent hakkı mücadelesine ciddi katkı sağladı, aynı zamanda İzmir’e Kordonda büyük bir rekreasyon alanı kazandırdı.
Bu yargı kararları, ne pahasına olursa olsun kalkınma anlayışını reddeden, korumayı önceliğine alan kararlar olması nedeniyle hükümetler tarafından hiç sevilmedi. Bunu sonucu, neoliberal politikaların en iyi uygulayıcıları olan siyasi iktidarlar tarafından çevre hukukunu aşındıran düzenlemeler yapılıyor, yağmalayan, talan eden uygulamalar geliştiriliyor.
Benzer düzenleme ve uygulamalarla bütün dünyada var olan hukukun uygulanmaması ciddi bir güvensizlik yaratıyor. Bunun yanı sıra bizim ülkeye özgü bazı idari ve yargısal uygulamalar da çevre hakkının hukuksal güvenliği tamamıyla ortadan kaldırıyor.
ÇED Güvence Yaratmıyor!
Oluşturulan çevre/ekoloji hukukuna göre, çevre kirliliğinin ve bozulmanın önlenmesi, bir projesinin çevresel etki değerlendirilmesi (ÇED) ile güvence altına alınmaya çalışılıyor. Ülkemizdeki uygulamada artık ÇED de güvence yaratmıyor. ÇED sürecinin en önemli unsuru olan karar süreçlerine katılım yani halkın katılımının hiçbir önemi kalmadı. Halk projeyi kesinlikle istemese de ve hatta toplantı yapılmasına izin vermese de bunlar dikkate alınmadan ÇED olumlu kararı verilebiliyor.
Kpyala/yapıştır kolaycılığı ile hazırlanan ÇED raporlarının çoğu proje alanında yeterli bilimsel çalışma yapılmadan çalakalem hazırlanan kırtasiye yığınına dönüşmüş durumda. Diğer yandan ÇED raporlarını hazırlayan kişilerin ücretlerini doğrudan proje sahibinden almaları da rapor hazırlayıcıların bilimsel ve objektif olabilmelerinin önlerindeki en büyük engellerden biri.
ÇED sürecinde yaşanan bu sıkıntıların yanı sıra, bugün bilime ve hukuka aykırı ÇED işlemlerinin hukuksal denetimi de ortadan kalkmış durumda. Dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun imzasıyla yayınlanan “ÇED Yönetmeliği Uygulamaları” konulu 13.02.2009 tarihli “2009/7 sayılı Genelge” ÇED’in güvencesini ve hukuk güvenliğini ortadan kaldırdı. Genelgeye göre, ÇED olumlu kararı verilen ÇED raporunun bir ya da birkaç bölümüne ilişkin ise yürütmenin durdurulması/iptal kararı ÇED raporunun diğer bölümlerini olumsuz etkilemiyor, yani kararın tümünün yeniden ele alınıp değerlendirilmesini gerektirmiyorsa, ÇED raporunun hazırlanmasına ilişkin tüm sürecin en baştan tekrarlanmasına gerek bulunmuyor. Uygulamada genelgenin bu düzenlemesi de aşılarak, mahkemenin iptal gerekçesi ne olursa olsun, yer seçimi yanlışlığı da olsa kararın uygulanmasına geçilmeden 2009/7 sayılı genelgeyle yeni bir ÇED olumlu kararı veriliyor.
2009/7 sayılı genelge uygulamasında, ÇED Raporunun hazırlanmasına ilişkin tüm sürecin en baştan tekrarlanmasına gerek görülmüyor, halkın katılımı toplantısı yapılmadan sadece eksik veya yetersiz görülen kısımların yeniden düzenlenerek hazırlanan ÇED Raporu Bakanlığa sunuluyor, Bakanlıkta yapılan İnceleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı sonucunda ÇED nihai kabul edildikten sonra ne kadar itiraz gelirse gelsin ÇED olumlu kararı veriliyor.
Genelgenin kendisi tek başına yargı kararının yok sayılması ve dolayısıyla hukuk güvenliği ve hukuk devleti ilkesine aykırı. Çünkü, çevre hakkının korunması bakımından da halkın katılımı toplantısı atlanarak, çevre hakkının unsurlarından olan bilgi edinme ve karar alma süreçlerine katılma hakkı yok sayılmak suretiyle çevre hukukunun temel ilkeleri olan katılım, önleme ilkeleri yok sayılıyor.
Acele edilerek, hukuk güvenliği ortadan kaldırılıyor;
Türkiye’de çevre hakkının korunmasına ilişkin yürütülen yargı süreçlerinin başını idari yargıda açılan iptal davaları çekiyor. Hukuk devletinin de güvencesi olması gereken idari yargı uygulamaları aynı zamanda çevre hakkının korunmasını da yakından ilgilendiriyor.
2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanuna, 18.06.2014 tarihli 6545 sayılı kanunun 18.maddesi ile eklenen 20/A maddesiyle, çevre davalarında uygulanmak üzere ivedi yargılama usulü getirildi.
İvedi yargılama usulünde, yargılamadaki süreler yarı oranında düşürüldü, yürütmenin durdurulması talebine ilişkin olarak verilecek kararlara itiraz yolu kapatıldı. Bunun yanı sıra tek yasa yolu olan temyiz incelemesinde, Danıştay evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakıalar hakkında edinilen bilgiyi yeterli görürse veya temyiz sadece hukuki noktalara ilişkin ise yahut temyiz olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası hakkında karar vermesinin önü açıldı.
Bu şekilde uyuşmazlığın doğal yargıcının yerinde yaptırdığı keşif ve bilirkişi incelemesi sonunda alınan raporlar ve tarafların tartışmaları sonucunda verdiği hüküm hakkında Danıştayca, hiçbir bilimsel ve yerinde inceleme yapılmadan, Danıştay üyeleri alanlarında uzman bilirkişilerin yerine geçerek, taraflar dinlenmeden bozma kararı ile birlikte aynı kararda davanın esası hakkında karar veriliyor. Üstelik bu karara karşı itiraz yolu kapalı! İvedi yargılama usulü uygulamasıyla, çevre davalarında, doğal yargıçlık, yüzyüzelik, silahların eşitliği, üst mahkemeye itiraz hakkı gibi adil yargılanma hakkının temel ilkeleri ortadan kaldırılmış durumda.
Yeni arayışlar; hukukun ekolojikleştirilmesi
Yukarıda da açıklandığı gibi var olan hukuk, düzenlemeleri ve uygulamalaryla artık güvence yaratmıyor. Bu olumsuzluğun yanı sıra iklim krizi, salgınlarla çevre hakkının korunmasının yaşamsal olduğu ortaya çıktı.
Dünya Sağlık Örgütü, iklim değişikliğini 21. yüzyılda en büyük sağlık tehdidi olduğunu açıkladı. Bilim insanlarının önemli bir çoğunluğu, iklim krizi haline gelen iklim değişikliğinin artık önüne geçilemeyeceğini, ancak etkilerinin azaltılabileceği değerlendirmesini yapıyorlar. İklim krizinin doğurduğu iklim olayları, Covid 19 salgını gibi küresel sağlıksızlıklar da yeryüzündeki yaşamın sürdürülebilirliğini tehlikeye sokuyor.
Ancak bu noktaya bir anda gelinmedi, bilim insanları yıllardır fosil yakıt endüstrisinin atmosferi kirletmesinin iklimleri etkileyeceği, yaşamın döngüsünü olumsuz etkileyeceği uyarılarında bulunmuşlardı.
Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu’nun (IPSES) 2019 yılında hazırlamış oldukları rapora göre, insan faaliyetleri nedeniyle doğada 1 milyon tür yok olma tehlikesi altında. Rapora göre salgının nedeni de insan faaliyetleri. Bu durumda doğaya zarar veren insan faaliyetlerine derhal son verilmesi gerekiyor.
İnsan doğada var olan canlıların sadece bir türü. Bu gerçeğin görmezden gelinip, doğal varlıkları bir hammadde, kendisini de doğanın sahibi olarak gören anlayış, yerküreyi bu hale getirdi.
Artık düzeni değiştirmemizin zamanı geldi!
Ekolojinin hukukunun artık güvence yaratmaması sonucunda hukukun da ekolojik hale getirilmesiyle birlikte Ekolojik Hukuk tartışılmaya başlandı.
Özel mülkiyetin bir “doğal hak” sayıldığı, doğal kaynakların yeryüzünde yaşayan tüm canlıların müşterek varlığı olması gerekirken yağmalanıp sömürüldüğü bu düzen daha fazla devam edemez. Tartışmanın odağını Batı’nın bilim ve hukuk geleneğine oturtan Hukukun Ekolojisi, bugün küresel çapta yaşadığımız çevresel, sosyal ve ekonomik krizin dünyayı bir “makine” olarak gören ve insanları da onun sahibi ilan eden mekanikçi örüşten kaynaklandığını savunuyor.
Bilim insanı Fritjof Capra ile hukukçu Ugo Mattei, doğa bilimleriyle hukukun Antikçağ’dan beri paralel ilerlediği ve bu iki disiplinin birbiri üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu kanısında. Onlara göre değişimin yolu, toplumun yaşayış biçimiyle devletlerin ve şirketlerin gücünü belirleyen yasaların mevcut, mekanikçi görüşün ürünleri olmaktan çıkıp ekolojik ilkeler ışığında yeniden ve bizzat topluluklar tarafından oluşturulmasından geçiyor. (…) Hukuku ve bilimi birer kültürel eser, kolektif girişim, insanlığın büyüleyici ve etkileyici yolculuğunun birer parçası olarak görmeli, tarihimizden ders almalıyız…
Ekosistem haklarının temelini oluşturma gayreti içindeki Ekolojik hukuk, ekosisteme karşı yapılan haksız fiillere ve sürdürülebilirliğe karşı tehditlere gerekli hukuki temeli sağlayacak bir hukuk dalı. Henüz çok yeni olan ve gelişmekte olan bu alanda yapılan çalışmalarla dünyanın halihazırdaki durumu, ekolojik hukukun yakında adını sık duyacağımız bir alan olduğunu gösteriyor.
Hukukun ekolojik hale getirilmesi yolundan en önemli adımlardan birisi de doğanın haklarının yasal güvenceye kavuşturulması, çevresel anayasacılık çalışmaları. Yeni Zelanda’dan Kolombiya’ya, Hindistan’dan Ekvador’a kadar dünyanın dört bir yanından hükümetler, doğanın haklarına anayasalarında yer vermeye başladılar. Dünyanın pek çok yerinde yapılan çalışmalarla paralel olarak ülkemizde de ekokırım suçunun kabul edilmesine yönelik çabalar umut verici.
Var olan çevre/ekoloji hukuku insanı odak alır. Bu insan mülkiyet hakkını kutsal sayan anlayıştaki insandır. Oysa yeryüzünde sadece insan türü yaşamıyor; üstelik insanın yaşamını devam etmesi, diğer canlıların, cansız varlıkların, kısacası ekosistemin korunmasına bağlıdır. Bu durumda gelecek kuşakların hakkını da güvence altına alma iddiasında olan çevre/ekoloji hukukunun ekosistemi odağına almasının zamanı geldi de geçiyor bile…
Şimdiye kadar geçerli olan “doğal varlıkların metaya dönüştürülmesi” anlayışının ve doğaya hükmetme uygulamalarının tüm dünyayı pandemi ve iklim kriziyle karşı karşıya getirdi. Bu süreç, dünyada insan yaşamının sürdürülebilmesi için insanın doğanın bir parçası olduğunu kabul edip, onunla uyumlu bir yaşam kurması gerektiğini gösteriyor.
Dünyada sadece biz yaşamıyoruz; doğanın hakimi ve sahibi değiliz. Dünyadaki yaşamın sağlıklı sürmesi için, atılacak her adımda yaşam alanlarının ve varlıklarının korunmasının esas alınması gerektiği ortada! Bunun yolunun da doğayla uyumlu ekonomiyi, doğayla uyumlu siyaseti, doğayla uyumlu hukuku, doğayla uyumlu bir toplumsal hayatı oluşturmaktan, kısacası yaşamın bütününü ekolojik hale getirmekten geçiyor.
Arif Ali Cangı’nın yazısını Buğday E-Dergi’den okuyabilir, ekolojik yaşamın gündem ve pratiklerinden haberdar olabilirsiniz.