İhtiyacın olan şey bir karış toprak sadece…
Tam 2000’lerin başı Bush giriyor, savaşlar çıkıyor, petrol savaşları… Kullandığımız elektriği ve ne kadar dikkat etsek bile o tükettiğimiz en ufak bir malzemenin bile nasıl bir ayak izi olduğunu ya da emek sömürüsüne neden olduğunun farkındalığıyla bunu çok fazla sürdüremedik. Psikolojik olarak da çok sürdürülebilir gelmedi. Çünkü o hayaller o kafa, o hassasiyet varken aynı zamanda dayatılmış bu yaşamın içerisinde dolaylı ya da dolaysız şekilde sebep olduğumuz şeylerin yükünü fazla taşımak istemedik.
Hamide Teyze’ye dedik ki; “Aynı senin gibi böyle basit ve sade bir yaşam sürmek istiyoruz, bunun için yola çıktık. Buna uygun bir toprak parçası arıyoruz.” dedik. “Her yer toprak” dedi bize. Gerçekten o an bizi durdurdu. Bir şey yapmak için ihtiyacın olan şey bir karış toprak sadece. O da her yerde. Yapacaksan yani bir karış toprak orada burada şurada olması. O bizi durdurdu bir şekilde. Buraların da adetiymiş, toprak arayan birine özellikle bir çiftse onlara toprak verilirmiş. Bize bedelsiz olarak topraklarını açtılar.
O zamanlar daha antikapitalist bir düşünce tahsisiyle daha, felsefi ve kültürel olarak bir birikimle geldiğimiz için Hamide Teyze bize bir antikapitalizm tanrıçası gibi gelmişti. Çünkü tek başına dağın başında ki biz bayağı uzak bir noktada yaşıyoruz. Yani köyün merkezine 10 km, şehre 70 km uzaklıkta ve 10 kilometresi bayağı uçurumlardan geçen tek şeritli toprak yollu bir yer. Yani insanlardan da çok uzak. Herkes tek tek çok uzak yaşıyor birbirine dağın ortasında. Tek başına hiçbir paraya ihtiyaç duymadan kimseye muhtaç olmadan yaşıyordu. Aydınlanma anı gibi. Biz genç olarak bunu yapabilir miyiz acaba diye sorgularken onunla karşılaşmış olmak, bize topraklarını açması hikâyenin başlangıcı oldu. Hamide Teyze, Durmuş Amca ve diğer bilgeler artık hayatta değiller ya da çok yaşlandılar.
Anadolu’nun kadim bilgeleri aslında onlar. Çünkü okuma yazma bilmeyen, eğitim almamış, kendilerine cahil diyen insanlardı. Ama sözel bir kültürleri vardı,onların da atalarından aktarılmış, doğada hayatta kalma sanatı, bugün permakültür olarak sonradan isimlendirdiğimiz tüm bilgilere sahiplerdi ama işin ironik yanı o sözel o binlerce yıldır belki devam eden sosyal kültürel aktarım tıkanmıştı. Çünkü onların çocukları şehre göç etmişti haklı nedenlerden ötürü. Biz de tam o kopukluk sırasında yukarıdan paraşütle onların kucaklarına düşmüş olduk ve bize hazır evlat diye isim takmışlardı. Çünkü onlar da şişmişti. Bu bilgiyi aktaramıyorlardı ve biz de şişik gelmiştik. Çünkü bizde ihtiyaç duyduğumuz bilgi yoktu. Onun için çok güzel bir kavuşma ve birliktelik oldu. Yani her an bir öğretiyle geçti. Devamlı “Kendi evini nasıl yaparsın? Bostanı, bağı, bahçesi, hayvancılık, iklimsel veriyi nasıl takip edersin, ne zaman yağmur yağar, nereden sel gelir, nereden fırtına gelir… En temelde yeme içme, gıda ve güvenlik gibi unsurlarla bizi hayatta tutacak bütün bilgileri etraftaki yerel halktan edindik.
Alakır’da doğayla iç içe yaşamınız nasıl Alakır Nehri Kardeşliğine dönüştü?
Gel zaman git zaman, 5 sene sonra maalesef dünyanın birçok yerinde ve Türkiye’de birçok yerin başına gelen doğa yıkım projeleri bizim vadiye geldi. Biz de daha Alakır’a giderken hiçbir alışkanlığımızı doğaya taşımama kararı almıştık. Ne telefonumuz ne elektriğimiz, ne makinamız, hiçbir şeyimiz yoktu. Acaba ilk neye ihtiyaç duyacağız? Çünkü şehir hayatında her şeyde olduğu gibi ihtiyaçlarımız da bize dayatılmış durumda. Neye gerçekten ihtiyaç duyacağımızı anlayabilmek için gerçekten onların da yok olduğu bir ortamda ve erişemeyeceğimiz bir ortamda başlamanın sağlıklı olacağını düşündük ve gerçekten sadece bir sırt çantasıyla geldik. Yani ne keser ne çivi ya da ne bir telefon, ne bir güneş paneli yani hiçbir enerji kaynağı olmadan başladık…
Çok derme çatma diyebileceğimiz aslında buranın da eskilerinin yaptığı kendi kurduğumuz kızılderili çadırı ile ilerliyorduk. Keçe bir malzemeden yapılıyordu. Etraftan hemen tohum verildi. Ambarlarını da açtılar zaten. Biz herhangi bir şeyin bırak, yokluğunu, yoksunluğunu inanılmaz bir bolluk, bereket içinde yaşadık. Hem bilgi anlamında bolluk hem çeşitlilik anlamında bolluk… Çünkü bilirsiniz her evin reçeli, pekmezi, tarhanası farklıdır. Biz de şehirde tek tip büyüdüğümüz, yetiştiğimiz için birden inanılmaz bir çeşitlilik, bolluk ve bereketin içinde kendimizi bulmuş olduk ve gerçekten de hiçbir şeye ihtiyaç duymadık. İnternetimiz, telefonumuz sosyal medyamız yoktu.
Beş yıl kadar böyle yaşadıktan sonra sabah kepçelerle yıkımla motorla korkunç bir saldırıyla uyandık. Ve ondan sonra da tabii bir karar almamız gerekiyordu. Kendi ideolojik bu yaşamsal tercihimizi; teknolojisiz, elektriksiz telefonsuz, sosyal medyasız tarzımızı mı devam ettireceğiz? Yoksa artık dünyanın gerçekliği olarak sesimizi duyurmak zorunda mıyız? Bir gün oturup konuşup karar verdik ve Alakır Nehri Kardeşliğinin doğuşu böyle oldu. Bunu duyurmamız gerekiyorud. Artık sosyal medya diye bir gerçeklik var. Internet diye bir gerçeklik var artık her şey oradan yürüyor. 2009 yılıydı. 2009’da küçük bir güneş paneli kuruldu ve bir arkadaşın bilgisayarını bize bağışlamasıyla, birinin küçük bir fotoğraf makinesini bağışlamasıyla süreç başladı Tamamen bağışlarla ilerledi. Çünkü paramız da olmadığı için dava masrafları, teknolojik işler, internet faturaları için dayanışmaya ihtiyacımız oldu. Birden o parasızlıktan, mülkiyetsizlikten çıkıp fatura öder hale geldik. Hatta hiç inmediğimiz şehre inmemiz gerekti. Onun için bir araba gerekli oldu. Sağ olsun onu da Tuğba’nın babası sponsor oldu. Küçük, az yakan az vergili minik bir araba alıp verdi ve böylece haftada en az bir kez eylemler, etkinlikler, buluşmalar ya da davalar için ya da valilikte toplantılar ya da bir vatandaş olarak yapmanız gereken bütün şeyleri yapmanız için tabii şehirle bir bağ kurmaya başladık tekrar.
İnternet aracıyla sesimizi duyurmaya başladık. Elimizdeki fotoğraf ve video makinalarıyla burada olup biten görselleri kaydedip paylaşmaya başladık ve bu süreçte de gönüllü olarak elinden geleni yapmak isteyen insanların birlikteliğine de Alakır Nehri Kardeşliği dedik. Kardeşlik dememizin ve gökkuşağı formunu kullanmamızın nedeni de gerçekten hiçbir politik, siyasi, kültürel, sınıfsal, ırksal bir şey gözetmeden, ayrım gözetmeden herkesi ya kucaklayan, buluşturan bir topluluk hayal ettik. Çünkü doğayı bizi buluşturan yuvamız gibi görüyorum. Ve Alakır Nehrini böylece kurtarmış olduk, bu birliktelik sayesinde. Gökkuşağı gibi bir yelpazede bir araya gelindi. Yapılması gerekenler yapıldı, barışçıl eylemler yapıldı, sanat kullanıldı, müzik albümleri çıkarıldı, sergiler açıldı, filmler gösterildi, gerektiğinde sokak yürüyüşleri de yapıldı. Bu mücadelenin temellerini sacaya eylemsel, hukuksal ve bilimsel üç sacayağına oturtmuştuk.
Eş zamanlı üniversitelerle birlikte vadide çalışmalara ön ayak olduk. Yeni endemik türler bulundu, makaleleri yayınlandı ve literatüre girmiş oldu. Yani ne koruduğumuzu da anlayabilmek açısından,”Gerçekten bir nehir yok olursa ne olur?” sorusunun cevabını verebilmek, anlayabilmek için bilimsel çalışmalara çok önem verdik. Bir yandan hukuksal süreç devam ediyordu. Tabii birçok kötü deneyim de yaşandı, tehditler, tacziler, silah sıkmalar, savcılığa verilmeler, adli kontroller, suyumuzun kesilmesi ve daha birçok şey…
Nihayetinde 9 senelik bir mücadele sonunda 2019’da mücadeleyi kazandık. Şimdi ise o ilk 5 seneki hâle yavaş yavaş geri dönüyoruz tabii şimdinin dinamikleriyle birlikte. Aslında sıfırdan başlıyoruz gibi düşünüyoruz. Tekrar yaşama odaklı ve yeni bilgilerle. Çünkü artık iklim eskisi gibi değil. Biz günlük olarak iklimsel verileri de tutuyoruz; yağış hangi metrekareye ne kadar düştü, sıcaklık, hangi sümbül ne zaman açtı, hangi kuş, ne zaman göçtü… İşte bu iklimsel verilerle doğanın döngüsünü üst üste oturtup bu ritmi anlamak ve bu ritimle oynamanın nelere yol açtığını görmek için bir bir nevi gözlem istasyonu rolü de üstleniyoruz. Aslında herkesin öngördüğü, yani bizim o verilerin de, bilim insanlarının da 10 senedir bağıra bağıra söylediği şeyleri yaşıyoruz. Yağış rejimlerindeki çılgınlıklar, kuraklıklar, seller kısır döngüsüne girmiş olmamız yaşamsal olarak da mimari olarak da tarımsal olarak da bizi yeni bir döneme itti. Şimdi hem yuvalarımızı yaparken hem tarım gıdağımızı da elde etmek için domates, biber, patlıcan döngüsünden sıyrılıp küçülmeye doğru bir tarza geçtik. Yabanileştirip biraz yabandan, biraz yarı yaban bostan, biraz toplayıcılık ile ve araziden geri çekilip daha küçük yerde çok iş halletmek üzerine bir yaşam benimsedik. Toprak hasadı, yağmur hasadı, kuru kompost gibi ekolojik yöntemler kullanıyoruz.
En başa dönmeye odaklandık ama tam ona odaklandık derken maalesef işte Hatay depremi yaşandı. Son dokuz aydır her ayda bir hafta, 10 gün oradayız. Enerjimizin yarısı Hatay’a gidiyor ve bir süre daha gidecek gibi duruyor. Bu deneyimleri oraya aktarmak istiyoruz. Hemen suyunu toplamak, kuru tuvaleti yapmak gıdanı saklamak, hemen etraftaki malzemelerle yuvanı inşa etmek gibi çok temel ve kadim bilgiler. Tabii bu afette bunlar okyanusta birer damla sadece ama en azından salgın hastalığa yol açmayacak şekilde atık malzemelerle bir kuru tuvalet yapımı, suyu nasıl, neyle filtreleneceği gibi bilgileri paylaşmak üzere 9 aydır Hatay’ya gidiyoruz.
Emeklerinize sağlık… Çok teşekkürler.
Röportaj: Öykü Ay
Alakır Nehri Kardeşliği’nden Birhan Erkutlu röportajını Buğday E-Dergi’den okuyabilir, ekolojik yaşamın gündem ve pratiklerinden haberdar olabilirsiniz.