Her okul neden bir Kokopelli olmasın!
Ekolojik yaşam deyince akla ister istemez şehirden uzak, sadece doğayla iç içe bir döngü geliyor ama elbette bunu şehirde sağlamak mümkün. Siz de bunun nasıl mümkün olabildiğini paylaşıyorsunuz. Tasarım yaptığınız ya da eğitim verdiğiniz, atölye verdiğiniz kurumlardan, şirketlerden, okullardan nasıl dönüşler alıyorsunuz?
Yasemin: Özellikle kurumlardan daha somut dönüşler alabiliyoruz. Bireylerin dönüşümü kurumun prensiplerini de dönüştürdüğü için dönüşümü katmanlandırabildiğimiz noktalar oluyor. Bireyin evine taşıdığı ve gündelik hareketlerinde bazı değişikliklere ilham oluyorsak ne âlâ. Ama aynı zamanda örneğin o kurumun yemekhanesindeki yemekleri daha önceden hiç sorgulamayan bir ekiptem “Ya bu gıda nereden geliyormuş, nasıl koşullarda üretiliyormuş, nasıl tarım pratikleriyle üretilmiş?” gibi sorular gelebiliyor. Bunlar normalde hiç sorulmayan sorular aslında. Çünkü şehirde, işyerinde bir koşturma hâli var. Ama büyük şirketlerde, mesela 4 bin kişilik bir fabrikanın yemekhanesinde ya da üretim bandında bir farklılık yaratabilmek daha büyük bir etki yapıyor. Bu kurumun strateji raporlarına girebilmek, karar alıcılara ulaşabilmek daha etkili oluyor..Bunları önemli görüyoruz.
Bireylerin verdiği tepkilere gelirsek; mesela bize eğitime gelen kişilere “talebe” diyoruz. Yani talep ederek geliyor, konuyu araştırmış, permakültür ilgisini çekiyor. Zaten bu konulara meraklı, daha detaylı bilgi almak için gelenler biraz daha farkındalığı yüksek kişiler oluyor. Kurumlarda ise genelde farkındalığı olanlar daha azınlıkta oluyor ama önemli olan onların dışında kalan çoğunlukta farkındalık yaratmak.
Zehirsiz Sofralar’dan sık sık söz ediyoruz. Hem gıda üzerine hem atık üzerine bir farkındalık yaratmış oluyoruz. Atölyeden, o gün eve gittiğinde yapabileceği bir bilgiyle ayrılmalarını amaçlıyoruz. O yüzden olumlu tepkiler görüyoruz. Bir de genelde bu iklim krizi meselesinin okudukça karamsarlığa iten bir yanı var. Ama bu konuyu da “Biz ne yapabiliriz?” diyerek daha umutlu bir yerden ele almak gerekiyor. Çünkü umut etmiyorsak, bir şey yapabileceğimizi düşünmüyorsak teslim oluyoruz demektir. Evet, dünyayı kurtaramayabiliriz belki. Ama bizim de hep söylediğimiz gibi, evimizin önünü süpürmekle bir başlayalım. Bize düşen görevi yapalım. Yani doğrusunu biliyorken niye yapmayalım gibi bir yerden meseleyi ele alıyoruz.
Elif: Şunun altını çizmek önemli bence; Yasemin’in söylediği gibi birey olarak biz de bir şeyler yapabiliriz. “Bir tek ben yapsam ne olacak ki?” sorusunda aslında tek başına olmadığını fark ediş halini görmek bizim için çok değerli.
Yasemin: Bu noktada bizim için önemli bir anıyı paylaşmak istiyorum. Bir kurum eğitiminde, 70 kişilik genç bir kitleyle, ”İklim krizini bilenler ayağa kalsın!” dedik. Herkes ayağa kalktı. “Bu konuda endişeli olanlar ayakta kalksın,” dediğimizde bir kişi oturdu. Geri kalan herkes endişeliydi. “Peki bu konuda aksiyona geçenler ayakta kalsın” dediğimizde ayakta olan insan sayısı azaldı.
Elif: Benim hikâyem Kazdağları’nda minik bir arazi alarak başladı. Şebekeden bağımsız bir off grid ev yapma üzerine ortaya çıktı. Ardından kendimiz neler yapabiliriz, diye kafa yormaya başladık. Ben bilgisayar mühendisiydim ve sürekli bilgisayar başındaydım. Bu koşturmacada nefes alma ihtiyacını karşılamak için kendi bütçemize uygun bir yer aldık. Kazdağları’nda bir dönüm arazide kendimize 30-40 metrekarelik, off grid, yani şebekeden bağımsız, kendi kendine yeten bir yer oluşturduk. Şehirdeki hayatımız da bir yandan devam ediyordu. Orası bir kaçamak alanıydı ve yavaş yavaş geliştireceğimiz bir yer olarak olarak başladı. Bununla birlikte çalışırken Bilgi Üniversitesi’nde bir yüksek lisans programına başladım. Burada da ekoloji üzerine dersler aldım. Ve bir aşamada Yasemin ile dedik ki, ”Tamam,bizim kafa yormak istediğimiz konular bunlar. Biz birlikte bir şeyler yapmalıyız.” Bir altyapımız oluşmuştu, bu altyapının üzerine kurduğumuz teorik ve pratik bilgileri hem kendimiz deneyimlemek hem de insanlarla paylaşmak istedik.
Yasemin: Çocuğum dünyaya gelirken daha sağlıklı beslenmeye özen gösterdiğim bir döneme girdim. O dönemde “Masama gelen gıdalardan nereden geliyormuş, üzerinde ne varmış, nasıl üretilmiş, kimler yetiştirmiş, nasıl koşullarda yetiştirmiş?” soruları gündemime geldi. Bununla birlikte de başta gıda sisteminde bir tüketici olarak kendime düşen görevi üstlenmeye, araştırıp okuyarak bu konuları dertlenmeye başladım. Sadece eve sağlıklı gıdayı getirmekle hikâye bitmedi. Bu üretim süreçlerini sorgularken yolum permakültürle kesişti. Ardından meselenin içine girmiş bir yerde buldum kendimi. Permakültür tasarım sertifikası eğitimini tamamladım. O 72 saate gelene kadar da bu meseleleri dert eden ama o derdi de sadece bir dert taşımak değil, buna bir çözüm arayan bir yerden ele aldım. Herhâlde beyaz yakalıktan gelen bir alışkanlık bu çözüm odaklılık. Böylece permakültür benim için bir araç oldu. Hem bilgi ve beceri anlamında bir araç oldu hem de bunu yapacak insanlarla bir araya gelebilmek, topluluk olmak, bu konuda dertlenenlerle tanışmak gibi birçok şeye vesile oldu. Benim için beyaz yakalılıktan buraya dönüşümü başlatan kendi ailemde başlayan bir dönüşümdü. Herkesin hikâyesi bambaşka. Esasında böyle bir bencillikten başlayan, sonrasında genişleyen ve daha büyük halkaların dahil olduğu bir hikâye…
Peki, önümüzdeki günlerde Kokopelli Şehirde’nin hangi çalışmalarını göreceğiz?
Elif: Şu aşamada Kokopelli Şehirde ve Yasemin’in de söylediği gibi Yaşam İçin Toprak Derneği aracılığıyla deprem bölgesinde yürüttüğümüz bir proje var. Bu proje kapsamında Onarıcı Tarım seminerlerine başladık. 5 Aralık itibariyle başladı ve her hafta salı akşamı olacak şekilde harika bir program oluşturduk.
Buradan gelen gelir hem derneğe hem projeye aktarılacak. Yani “Ben nereden başlasam?” diye düşünen, bir sabah uyanıp artık aktif olarak bu sürecin bir parçası olmak isteyen herkesin hem masanın bu tarafında hem de masanın karşı tarafında olabilmesine imkân sağlayan bir seminer dizisi bu. Onarıcı tarım nedir, siz hangi ölçeğini, hangi boyutunu evinizde de uygulayabilirsiniz? gibi konuları ele alacağız.
Yasemin: Eğitimler bizim olmazsa olmazımız. Ama bu ara daha çok hem dernek tarafında aktif proje işlerimiz var. Danışmanlık kısmı bizim için öncelikli. Bu danışmanlıkları daha çok kent bahçeciliği odağında yürütüyoruz; permakültür tasarımı anlamında bunu hem hanelerde hem okullarda hem de şirketlerde yapıyoruz. Bir de bunları destekleyen Saksıda Bostan mini yetiştirme setlerimiz ve bokashi setlerimiz var. İnsanlar hangi malzemeyi nereden nasıl temin edeceklerini bilemedikleri için harekete de geçemiyorlar. Biz de bu ürünlerle eğitimlerimizi bireylerin uygulamasını desteklemek amaçlı olarak hayata geçirdik. Ayrıca Okullar Dönüşüyor Projesi üzerinde çalışıyoruz. Projenin ismi Kendine Yeten Okul Bahçeleri Projesi. Okullar ve çocuklar çok önemli temas noktaları, hem çocuğun iyi olma halini desteklemek anlamında çok önem veriyoruz. Bu yürüttüğümüz projeler birçok alanla kesişiyor; çünkü iklim krizi aynı zamanda bir çocuk hakları krizi. Dolayısıyla çocuklara bunu bir ekofobi yaratmadan, yük etmeden severek anlatmak gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü geleceğin karar alıcıları çocuklarla çalışmayı çok önemli buluyoruz ve biz de çok keyif alıyoruz.
Elif: Her okul neden bir Kokopelli olmasın? Slogan çıktı…
Röportaj: Öykü Ay
Kokopelli Şehirde’nin kurucuları Elif Çatıkkaş ve Yasemin Kırkağaçlıoğlu röportajını Buğday E-Dergi’den okuyabilir, ekolojik yaşamın gündem ve pratiklerinden haberdar olabilirsiniz.