ENGLISH
DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

Az gittik uz gittik, 20 yılda ne ettik?

Yayınlanma Tarihi: 21 Aralık 2023
Az gittik uz gittik, 20 yılda ne ettik?

Özellikle AKP iktidarının ilk yıllarında çevre hareketi oldukça aktifti. Yerel iş birlikleri artıyor, insanların çevreye karşı duyarlılığı yükseliyor, birçok konuda eylemler yapılıp ses yükseliyordu. Bu sert mücadelelerden biri de örneğin Hasankeyf’ti.  Yıllarca süren ancak ne var ki başarısız olan Hasankeyf Yok Olmasın kampanyası, Dicle Nehri’ni kurtarmasa da sonraki yıllarda başlayacak HES dalgasında yerli halkla STK’lar arasındaki dayanışmanın da temellerini atacaktı. Artık her vadide her dağda eylemlerin olduğu günlerdeydik. Kiminin elinden nehri alınıyor kiminin dağına maden ruhsatı veriliyordu.

Türkiye’nin dört bir yanından yola çıkarak Ankara’ya doğru “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” adı altında düzenlenen yürüyüş bu eylemlerin birlikteliğe dönüştüğü zirve noktalardan biriydi. Yani diyeceğim o ki insanların bir araya gelebildiği ve birlikte eylem yaparak dertlerini duyurabildiği zamanlardı. 

Sonrasında Türkiye’deki siyasi hava da baskılar da giderek arttı. Yerelde birlikte kuş korumak için çalıştığımız insanların dahi telefonlarının dinlendiğini düşündüğü zamanlara gelmiştik. Doğanın yok edildiğine dair haberler iktidarın hoşuna gitmeyeceği gerekçesiyle sansürlenmeye başlamıştı. Medya bu anlamda ikiye bölünmüştü. Konvansiyonel medyada halen sansür uygulamayan habere haber muamelesi yapan gazeteler vardı.  Bu arada sosyal medya da iyiden iyiye hayatımıza girmeye başlamış dernekler sosyal medya üzerinden de kitlelere ulaşmanın hazzını yaşar olmuştu. Yine tam da bu zamanlarda tarihin en büyük ve de belki de etkileyici eylemlerinden biri olan Gazi Parkı eylemleri başladı. Ağaç katliamına dayanamayan şehir halkı, ardından da tüm ülke isyan etti.

Bu arada şiddetli fırtına ve afetlerle yavaş yavaş iklim krizi girmeye başladı hayatımıza. Tam da siyasi baskıların yoğunlaştığı bir dönemde faali anonim olan iklim krizi gazeteler açısından sorunsuzca ve istenilen boyutta gazeteye konulabilecek haberlerdi. Dernekler üzerindeki baskılar da giderek artıyordu. İktidar konu ne olursa olsun, nasıl olursa olsun kendisinden başka ya da kendisine çok yakın olandan başka kimsenin halkla temas etmesini istemiyordu. İktidarı başarısız ya da doğayı yok ediyor şeklinde gösterebilecek her kurum baskılardan payını alıyordu. 

Başarılı da oldu bu strateji. Dernekler ve onların mobilize edebildiği şehirli, eğitimli ve çevre duyarlılığı olan insanlarla yerli halk arasındaki bağlar zayıflasa da sonraki yıllarda da Akbelen ve Kazdağları örneklerinde olduğu gibi bu bağ hiç kopmadı. 

Çevre hareketi el değiştiriyor

20 Ağustos 2018’de Greta Thunberg isimli 15 yaşında bir çocuk 20 Ağustos 2018’de okulu kırmaya başladı ve İsveç seçimini etkilemek amacıyla okuldan uzak kalacağını, amacının karbon ayak izini azaltacak yaşam tarzının desteklenmesi olduğunu açıklayarak tek başına koskaca sistemin karşısına dikildi. Onu tüm dünyadan gençler takip etti. Cuma günü iklim grevlerinde bir araya geldiler, eylemlerde başı çektiler, sosyal medyada büyüdüler ve açık sözlülükleriyle çok büyük kitlelerin kalbini kazandılar. 

Şimdilik çevre aktivizminin bayrağını taşıyan yarının ise yöneticileri olacak bu gençlerden konuştuklarım, tanıştıklarım, röportaj yaptıklarım oldu. Kimisi mühendis olacakken vazgeçmişti kimisi gelecekte daha sağlam bir mücadeleci olmak için avukat, biyolog olmaya karar vermişti. Kendi hayallerini bir yana bırakmış daha bu yaşlarda dünyanın derdini yüklenmişlerdi. 

Günümüzde de bu hareket etkisini artırarak devam ediyor. Açıksözlüler… Ancak iletişim kuramıyorlar. Çünkü söylediklerinin hiçbiri karşılık bulmadığı gibi her defasında yüzlerine vurdukları ikiyüzlülükleri artarak devam ediyor karar vericilerin. Bu da onları giderek öfkelendiriyor. Bu kimi zaman bir müzede kimi zaman sokakta insanlığın ortak değerlerine yönelik eylemlerinden ve sözlerinden de anlaşılıyor. Adaletsizliğin devam ettiği, gezegenin her geçen gün dönülmez noktaya yaklaştığı ancak sorunu çözecek olanların verdikleri sözleri tutmadıkları gibi durumun giderek ağırlaştırdığını görmenin ve bütün bunların karşısında yaşanan çaresizliğin gelecekte öfkeyi yükselteceği de bir gerçek. 

Günümüzde benzer bir çaresizliği deresine el konulan, dağı madene satılan, zeytinliklerine göz dikilen yerel halk da yaşıyor, bir şeyler yapmak isteyen ancak eli kolu bağlı olan sivil toplum örgütleri de. Halkın genelindeyse yaşanan doğal felaketlerin de etkisiyle farkındalık giderek artıyor. Özellikle iklim krizi konusunda Türkiye’deki farkındalığın dünya ortalamalarının üzerinde çıkmasının en önemli nedenlerinden biri artık yok oluşun gözle görülebilir ve ölçülebilir bir hızla gerçekleşiyor olması. 

Pandemi doğal yaşamı hatırlattı

Bir yandan çevreye karşı duyarlılık giderek artarken diğer yandan tüketime dayalı yaşam biçimi devam ediyordu. Ta ki 2020’nin ilk aylarında hayatımıza giren pandemi gibi. Halen şehirlere doluştuğumuz bir dönemde büyük kalabalıkların o kadar da iyi olmadığını yüzümüze çarpan küçük mikrop her şeyi alt üst etti.  Kırsal yaşamın önemini ve güzelliğini bu dönemde yeniden keşfettik. Gıda güvenliği, gıda güvencesi gibi kavramlar çok sert ama bir o kadar da etkili bir şekilde hayatımıza girdi. Ve bağışıklık sisteminin güçlü olmasının hastalığa karşı avantajlarıyla birlikte bir kez daha doğal beslenmenin önemini anladık. 

Daha da önemlisi doğanın kıymetini anladık ve insanın doğayı rahat bırakması halinde gezegenin ve canlı çeşitliliğinin nasıl hızlı kendini toparladığını gördük. Artan kuraklık, seller ve afetlerle ne zaman susuz kalacağımızı ya da ne zaman suyla boğulacağımızı ya da ürünlerimizin ziyan olacağını kestiremiyoruz artık. Gelecekteki çevre hareketinde bir süre daha gençler gezegenin sağlığını savunurken yetişkinler de işin beslenme kısmıyla ilgilenecek gibi görünüyor. Sivil toplum örgütleriyse bilgi ve tecrübe ortaya koyan, eylem yapandan çok yol gösteren bir pozisyonda ve sanırım bu da bir süre böyle devam edecek.

Hayvan hakları onurumuzdur

Burada hayvan hakları savunuculuğuna özel bir başlık açmak gerekiyor. 20 yıl içinde bütün bu olup bitenler yaşanırken değişmeyen bir güç, bir dinamik vardı: Hayvan hakları savunuculuğu…

Kar, kış demeden hayvanları çocukları gibi besleyip bakanlar, söz konusu hayvan hakları olduğunda en başta sokağa dökülenler hep onlar oldu. Özellikle Gezi eylemlerinden sonra insanların bir araya gelmeye korktuğu dönemlerde bile onlar sokakları boş bırakmayarak en büyük mitingleri, yürüyüşleri düzenlediler. 

Kamuoyunu onlar kadar yönlendirebilen az oldu. Olmayan şeyse hayvan hakları savunucularıyla doğanın haklarını savunanların bir araya gelmesiydi. O da yavaş yavaş oluyor…

Yücel Sönmez’in yazısını Buğday E-Dergi’den okuyabilir, ekolojik yaşamın gündem ve pratiklerinden haberdar olabilirsiniz.

Etiketler: ,

Henüz yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaş