DESTEK OL!
HABERLER

En iyisini doğa bilir: Ekin Sapı Devrimi

Published on 29 Mart 2019 under Ebulten
En iyisini doğa bilir: Ekin Sapı Devrimi

Toprağı sürme, suni gübre kullanma, tarım zehiri atma… Hiçbir şey yapma… Doğal Tarım ya da Hiçbir Şey Yapma Tarımı olarak bilinen üretim yöntemini ortaya çıkaran Masanobu Fukuoka ve Ekin Sapı Devrimi adlı kitabını Aykut İstanbullu değerlendirdi.

Yazar: Aykut İstanbullu

Kaynak: Buğday Dergisi, Sayı 32

“Tarımın nihai hedefi mahsul yetiştirmek değil, insanların geliştirilmeleri ve kusursuzlaştırılmalarıdır.”

Ekin Sapı Devrimi, derin felsefi ve ruhsal gerçeklerin pratik bir tarım yaklaşımına nasıl uygulandığını gösteren olağandışı bir kitap. Fukuoka buna “doğal tarım ya da hiçbir şey yapma tarımı” adını vermiş zira bu yöntemde tarımı doğa yapar ve insan dikkatle neler yapması gerektiğini öğrenir. Bu kitap 1978’de İngilizce olarak yayınlandıktan sonra büyük yankı uyandırdı ve David Holmgren ve Bill Mollison gibi permakültür ve diğer alternatif tarım biçimleri üzerinde çalışan insanlara ilham kaynağı olarak alternatif yaşamı savunanlar için zorunlu okuma halini aldı.

Masanobu Fukuoka, Japonya’nın güneyinde küçük bir adada yüzyıllardır tarım yaparak yaşayan bir aileden geliyordu; mikrobiyoloji üzerine eğitim aldı ve uzun yıllar bitki hastalıkları üzerine çalıştı. Henüz yirmi beş yaşındayken yakalandığı zatürrenin onu ölümün kıyısına getirmesinin hemen ardından bir gün sabaha karşı fark ettiği şu gerçek yaşamını değiştirdi: “Bu dünyada hiç ama hiçbir şey yok ve insanlık hiç ama hiçbir şey bilmiyor. Hiçbir şeyin hakiki bir değeri yok ve bütün eylemler nafile, anlamsız birer çaba. En iyisini doğa bilir. İnsanoğlunun yaşamı kontrol etme hatta anlama çabası bile nafile ve özünde yıkıcıdır.” Bu fark edişin ardından köyüne dönen Fukuoka ilk önce kendisine emanet edilen narenciye bahçelerinde bu yöntemi dener ve o zamana kadar budanmış olan ağaçları ve sürülmüş olan bahçe toprağını kendi hallerine bırakarak bütün meyve bahçesinin solarak yok olmasını izler. Aldığı ilk ders soğaya dönüşün bir anda her şeyi bırakarak yapılamayacağıdır.

Savaş sırasında beş yılını yine devlet için bitki hastalıkları üzerine çalışarak geçiren Fukuoka bunun hemen ardından köyüne dönerek felsefesini uygulamaya girişir. Yeni bir yöntem geliştirmenin yaygın yolu “şunu denesek nasıl olur, bunu denesek nasıl olur” diye sorarak bir sürü yeni şeyi birbirinin üstüne denemektir. Oysa Fukuoka bunun tam tersini yapar ve en sonunda şu sonuca varır: Sürmeye gerek yoktur, gübrelemeye gerek yoktur, kompost yapmaya gerek yoktur, böcek ilacı kullanmaya gerek yoktur. Bu noktaya kadar indiğinizde, gerçekten gerekli olan çok az tarım uygulaması vardır. Fukuoka her fırsatta bunun yalnızca bir tarım yöntemi olmadığını vurgular: “İnsanın gelişmiş teknikleri gerekli görmelerinin nedeni, doğal dengenin aynı yöntemler kullanılarak ciddi şekilde bozulması sonucunda toprağın onlara bağımlı hale gelmiş olmasıdır. İnsanlar hastalıklı bir çevre yarattıkları zaman doktorlar ve ilaçlar gerekli hale gelirler. Resmi eğitimin hiçbir temel değeri yoktur ama insanlık, insanın hayatta kalması için ‘eğitimli’ olmasını gerektiren koşulları yarattığı zaman gerekli hale gelir.”

Ve 30 yıl sonra…

Bu yolda ilerleyen Fukuoka 30 yılı aşkın zaman içinde birçok başarısızlık yaşadıktan sonra tarlalarından ve bahçelerinden gerek modern tarımın gerekse geleneksel tarımınkilere eşit miktarda ürün almayı başarır. Bunun için ise bazı şeyleri yapmaması gerekir. Bunların başında toprağın sürülmemesi, çapalanmaması ve altüst edilmemesi geliyor. Toprak sürüldüğünde organik kaynaklar hızla tükenir ve toprak verimini kaybederek yapay gübrelere bağımlı hale gelir. Fukuoka toprağı sürmek yerine tohumlarını doğrudan toprağın üstüne savuruverir ve bazen de böceklere ve kuşlara karşı bu tohumları, kilden bilyelere sararak tohum topları yapar. Toprağın havalandırılması işi de bitki kökleri, mikroorganizmalar, küçük hayvanlar ve toprak kurtları tarafından yapılır. İkincisi suni gübre ya da hazırlanmış kompost uygulanmamasıdır. Toprağı dışarıdan gelen takviyelere bağımlı hale getirmek hem toprağı hem de bu şekilde gelişen türleri zayıflatır. Fukuoka bunun yerine yeşil bir zemin örtüsü kullanır ve topraktan gelen ürünün meyvesi hariç bütün kısımlarını toprağa geri verir. Bu toprağın üstünde 10-15 santim kalınlığında canlı ve nemli bir malç örtüsü oluşturur ve bu malçın ayrışması için de genellikle kümes hayvanlarının salınması yeterlidir. Üçüncü ilke herhangi bir yolla yabani otları yok etmemek ama onları diğer yabani otlar ve böceklerin yardımıyla denetim altında tutmaktır. Dördüncü ilke ise hastalıklara ya da böceklere karşı kimyasallara bağlı kalmamaktır. Toprağın sürülmesi ve suni gübre kullanılması nedeniyle zayıflamış bitkiler buna ihtiyaç duyuyorlarmış gibi görünseler bile doğal bir çevrede yetişen bitkiler çok daha dayanıklıdırlar ve doğal haline bırakılan bir toprak parçasındaki böcek ve hastalıkları birbirlerini dengede tutarlar.

30 yıl süren deneme yanılmaların ardından, “hiçbir şey yapma tarımı” toprağın sürülmesi, kimyasal gübreler, böcek ilaçları, yabani otlarla mücadele, budama, makine yada kompost kullanmaksızın, gerek geleneksel gerekse kimyasal tarımın ürettiklerine denk miktarlarda pirinç ve arpa mahsulü almayı başarmıştır.

Bu uygulamaları çıkardığınızda elde kalan doğal tarım, son derece sadedir ve her bölge için farklıdır. Fukuoka kendi toprağında yazın pirinç, kışın ise buğday ve arpa yetiştirir ve gübre olarak yalnızca önceki mahsulün saplarını ve yoncadan oluşan bir zemin örtüsü kullanır ve bunların üstüne az bir kümes gübresi serper. Geleneksel pirinç tarımında olduğu gibi önce tohumları özel yataklara ekip sonra çıkan fideleri göllenmiş bir tarlaya ekmek yerine Fukuoka tohumları kil bilyeler (tohum topu) içinde, kurtlar ve diğer doğal yardımcılar tarafından yumuşatılmış toprağın üzerine savurur. Yüzeydeki yeşil örtü sulama ihtiyacını da ciddi ölçüde azaltır. Bu yöntemle aynı miktar ürün elde etmek için harcanması gereken zaman geleneksel ya da kimyasal tarımdakinin beşte biridir. Daha da önemlisi diğerlerinin aksine toprağın üst katmanlarının verimliliği yıldan yıla artar. Üstelik bu yöntem sayesinde, başka zamanlar atıl halde kalan eğimli ya da uygun görünmeyen toprak parçalarında sebze yetiştirilebilir ve birçok sebze türü için bir kez tohumlama yaptıktan sonra yıllarca yalnızca ürünleri toplamak yeterlidir. Günümüzde çoğu çiftçiye bu uygulamalardan herhangi birinden vazgeçilmesi hayal bile edilemeyecek bir felaketmiş gibi görünür. Oysa mevcut yıpratıcı uygulamaların etkilerinin geçmesi için gereken zamanın ardından işleri doğanın ellerine bırakmak, Fukuoka’nın kanıtladığı kadarıyla en lezzetli ve şifalı bitkilerin en zahmetsiz şekilde yetişmelerinin doğal yoludur. “Çiftçi ‘bilimsel’ yöntemler kullanınca işler daha iyi gidiyormuş gibi görünür, ama bu, doğal verimlilik kendi doğasından ötürü yetersiz olduğu için bilimin yardıma koşması gerektiği anlamına gelmez. Doğal verimlilik yok edildiği için yardımın zorunlu hale geldiği anlamına gelir.” Bunca avantajına rağmen, böylesine bir sadeliğin diğer yıpratıcı sistemler karşısında neden yaygınlık kazanmadığı sorulabilir. Bunun nedeni, hiçbir şey yapma tarımının çiftçinin bütün ruhunu vermesi gereken bir yöntem olmasıdır. Çiftçi, hava durumu, böcek nüfusları, toprağın durumu ve diğer doğal etkenlere bağlı kalarak mahsullerini her sene farklı şekilde yetiştirmelidir. Temel düzeyde bilimi reddederken ve kendi ayrımlamayan aklına güvenerek sadelik içinde olması gerektiği gibi tarım yaparken kendisine ayıracak ve şiir yazacak bolca zamanı vardır. Bu kitap yalnızca bir tarım rehberi değil, aynı zamanda bir yaşam rehberi ve dini, felsefi bir metindir. Fukuoka beş bölüme ayırdığı Ekin Sapı Devrimi kitabının ilk bölümünde kendi geçmişini ve yöntemi nasıl bulduğunu, geliştirdiğini anlatıyor. İkinci bölüm doğal tarım uygulamasına yönelik bilgiler içeriyor, üçüncü bölüm ise doğal tarım ile ticari tarımın karşılaştırmasını yapıyor. Dördüncü bölüm doğal tarım için gerekli olan doğal rejimin nasıl sağlanacağını anlatırken son bölüm de bunun için gerekli yaşamsal bakış açısına ışık tutuyor.

Yaşam şarkı ve şiirdir

“İnsanlar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, doğal olarak büyüyen meyve ve sebzeleri geliştiremezler. Doğal olmayan bir yolla yetiştirilen ürünler, insanların değişken arzularını tatmin edebilirler ama insan bedenini zayıflatır ve beden kimyasını böyle gıdalara bağımlı hale gelecek şekilde değiştirirler. Bu olduğunda vitamin takviyesi ve ilaç kullanılması zorunlu hale gelir. Bu durumun yarattığı tek şey, çiftçiye zorluk ve tüketiciye ıstıraptır. “

“İnsanlar bir şey bulurlar, nasıl işlediğini öğrenirler ve bunun insanlığın iyiliğine olacağını düşünerek doğayı kullanırlar. Bütün bunların sonucu olarak, bugüne kadar, gezegen kirlendi, insanların kafaları karıştı ve modern zamanların kaosunu davet ettik.”

“Bu çiftlikte hiçbir şey yapma tarımını uyguluyoruz ve özlü, leziz tahılları sebzeler ve turunç yiyoruz. Yalnızca her şeyin kaynağına yakın yaşamakta bile anlam ve temel tatmin vardır. Yaşam şarkı ve şiirdir.”

“İnsanlar dünyayı incelemeye ve eğer şunu ya da bunu yaparsak ‘iyi’ olacağına karar vermeye başlayınca, çiftçi çok meşgul hale geldi. Benim bütün araştırmalarım, şunu ya da bunu yapmama yönünde oldu. Bu otuz yılın bana öğrettiği, çiftçinin durumunun neredeyse hiçbir şey yapmazsa daha iyi olacağı oldu. “

“Başlangıçta, insanların hiçbir amaçları yoktu. Şimdi, o ya da bu amacın hayalini kurarak, yaşamın anlamını bulmaya çalışarak mücadele ediyorlar. Bu tek kişilik bir güreş müsabakasıdır. İnsanın düşünmesi ya da arayışına çıkması gereken bir amaç yoktur. Eğer amacı olmayan bir yaşamın anlamsız olup olmadığını çocuklara sorsaydınız, çok iyi ederdiniz.”

Yazar: Aykut İstanbullu

Kaynak: Buğday Dergisi, Sayı 32

Tagged: , ,

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş