DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

Yaşayan Bir Gezegene Geçiş – CHARLES EISENSTEIN

Yayınlanma Tarihi: 27 Şubat 2019
Yaşayan Bir Gezegene Geçiş – CHARLES EISENSTEIN

ABD’li yazar ve konuşmacı Charles Eisenstein’ın iklim değişikliği meselesini bütüncül bir bakışla irdelediği ve “Yaşayan Gezegen” adını vererek, yeni bir görüş önerdiği “Initiation into a Living Planet” isimli makalesini Buğday gönüllüleri dilimize çevirdi.

Yazar: Charles Eisenstein

Çeviri: Nil Ormanlı Balpınar & Iraz Mursaloğlu

Son okuma: Anıl Ceren Altunkanat

İnsanların çoğu hayatlarını değiştiren bir geçiş yaşamıştır. Bu geçişle, bildiklerine ve olduğun şeye/kişiye meydan okuyan bir krizi kastediyorum. Bu meydan okumanın sonucu olarak ortaya çıkan çöküşten, yeni bir dünyaya yeni bir benlik doğar.

Toplumlar da böyle süreçlerden geçebilir. Küresel ısınmanın günümüzün küresel uygarlıkları için teşkil ettiği sorun da budur. Bu duruma, sadece mevcut baskın dünya görüşü ve bulduğu çözümlerden yola çıkılarak çözülebilen bir sorun gözüyle bakamayız, yeni bir öykü – İnsanın Öyküsü – yazmamız ve hayatın geri kalanıyla yeni (ve eski) bir ilişki kurmamız gerekir.

Bu dönüşümün temel taşı jeomekanik dünya görüşünden Yaşayan Gezegen görüşüne geçiştir. Son yazdığım makalede, iklim sorununun atmosferik gazların seviyelerinin ayarlanmasıyla çözülmeyeceğini öne sürmüştüm, sonuçta dizel motorun hava yakıt karışımını kurcalamıyoruz. Organları ve dokuları canlı olduğu sürece yaşayan bir dünya sağlıklı olabilir, yaşamaya devam edebilir. Yaşayan Gezegen’den kastım ormanlar, toprak, sulak alanlar, mercan resifleri, balıklar, balinalar, filler, deniz yosunları, mangrove bataklıkları ve dünyanın diğer sistem ve türleri. Eğer onları tahrip etmeye ve sayılarını azaltmaya devam edersek, bir gecede salınımı sıfıra düşürsek bile dünya yavaş ve ıstırap dolu bir ölüme mahkûm olacaktır.

İşte bu yüzden hayatın kendisi, herhangi canlı bir fizyoloji kadar karışık, henüz tam olarak anlaşılamamış süreçler aracılığıyla koşullarını sürdürmeye devam eder. Bitki örtüsü, güneş ışığını yansıtan bulutların oluşmasını sağlayan uçucu bileşikler üretir. Büyük hayvanların tümü (megafauna) nitrojen ve fosforu, kıtaların ve okyanusların bir ucundan bir ucuna taşıyarak karbon döngüsünü sürdürür. Ormanlar, sürekli bir alçak basınç merkezi oluşturarak, karasal iç kesimlere yağmur getiren ve atmosferik akış kalıplarını sürdüren “biyolojik bir pompa” gibi çalışır. Balinalar okyanusun derinliklerindeki besleyici öğeleri yukarı çıkararak planktonları besler. Kurtlar, geyik popülasyonunu kontrol eder böylece ormanın altındaki bitki örtüsü canlı tutulur, yağmur suyunun emilimi sağlanır, kuraklık ve yangınlar engellenir. Kunduzlar karadan denize olan su akışını yavaşlatarak sel baskınlarının şiddetini azaltır ve kıyı sularına olan alüvyon boşaltımını düzenler, böylece orada da yaşam koşulları zenginleşir. Miselyum tabakaları, çok geniş alanları karmaşıklıkta insan beynini aşan sinir ağlarıyla birbirine bağlar. Bu süreçlerin hepsi birbiriyle iç içedir.

Climate-New Story (İklim – Yeni Bir Hikâye) isimli kitabımda, suçu sera gazına attığımız iklim düzensizliklerinin çoğunun aslında doğrudan ekosistemin bozulmasından kaynaklandığına değindim. Bin yıllardır süregelen şudur: İnsanlar nerede ağaçları kesiyor ve toprağın erozyona uğramasına neden oluyorsa, işte orada kuraklık ve çölleşme meydana gelir.

“Ekosistemin bozulması” tabiri, “yaşayan canlılara zarar verip onları öldürme” tabirine nazaran kulağa daha bilimsel gelse de Yaşayan Gezegen görüşünden yola çıkarsak kullandığım ikinci tabir aslında daha doğru. Bir orman sadece yaşayan ağaçlardan oluşmaz, kendisi de yaşayan bir varlıktır. Toprak, içinde yaşamın oluştuğu bir aracı değildir; toprağın kendisi de canlıdır. Nehirler, resifler, denizler de öyle… Kişi, kurbanını “insan”dan daha düşük bir seviyede gördüğünde onu aşağılamak, sömürmek ve öldürmek nasıl kolaysa, dünyadaki diğer varlıkları cansız, bilinçsiz bir şey olarak gördüğümüzde onları öldürmek de aynı şekilde kolaylaşır. Ağaçlık alanları tıraşlamak, maden ocakları açmak, bataklıkları kurutmak, petrol çıkarmak… Eğer siz dünyayı ölü, duygusuz, kaynakları elde etme konusunda yalnızca bir araç olarak görürseniz bunların hepsi kaçınılmaz olarak gerçekleşmeye devam eder.

Bizim hikâyelerimiz çok güçlü. Eğer dünyayı cansız bir şey olarak görürsek onu öldürürüz. Ama eğer ki onu canlı bir şey olarak değerlendirirsek onun iyileşmesi için neler yapmamız gerektiğini öğreniriz.

Yaşayan Gezegen Görüşü

Aslına bakarsanız dünya canlıdır. O sadece tüm canlıları ağırlayan bir ev sahibi değildir. Ormanlar, resifler ve sulak araziler onun organlarıdır. Sular onun kanıdır. Toprak onun derisi ve hayvanlar da onun hücreleridir. Bu, tam olarak doğru bir kıyaslama olmasa da öne sürdüğü çıkarım hâlâ geçerli: Eğer ağaçlar, sular vb. bütünlüklerini yitirirlerse tüm dünya da aynı şekilde yitip gider.

Burada dünyanın “canlı” olma halini entelektüel bir çabayla kanıtlamaya çalışmıyorum, öyle yapsaydım bu, yaşamdan kastımın ne olduğuna bağlı olurdu zaten. Hatta daha da ileri giderek dünyanın hislere sahip olduğunu, bilinçli ve aynı zamanda zeki olduğunu söylüyorum – ki bu bilimsel olarak desteklenebilecek bir fikir değil. Bu görüşümü kanıtlamaya çalışmaktansa şüpheci birinden toprağın üstünde yalınayak durmasını ve onun gerçekliğini hissetmesini rica ediyorum. Ne kadar şüpheci yaklaşırsanız yaklaşın, ne kadar yaşamın fiziksel güçlerle yönetilen gelişigüzel kimyasal bir kaza olduğuna inanırsanız inanın, her bir insanın içinde suyun, toprağın, havanın, güneşin, bulutların ve rüzgârın canlı ve bilinçli olduğuna, biz nasıl onları hissediyorsak onların da bizi hissettiğine dair bir bilgi kıvılcımı yanar.

Şüpheci insanları gayet iyi bilirim, çünkü ben de öyleyim. Ne zaman evin içinde, ekran başında, dünyanın modernist algısının donukluğunu yansıtan, doğal olmayan, tektip nesnelerle çevrili bir ortamda kalsam ben de şüpheye düşüyorum.

Yalınayak durmakla Yaşayan Gezegen fikrini birbirine bağlama görüşümü akademik bir iklim konferansında ya da Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) toplantısında öne sürmek yerinde olmaz. Bu gibi etkinlikler ara sıra fazla samimi seremonilere veya katılımcılar konferans salonuna girip işe (data ve grafikler, modeller ve projeksiyonlar, maliyetler ve yararla ilgili işler) koyulmadan önce ortaya çıkan ve inançlarına özgü, dört yönü uyandırma gibi bazı ritüeller sergileyen bir Amerikan yerlisine sahne olur. Bu dünyada asıl gerçek olan rakamlardır. Bu gibi ortamlar –nicel soyutlamalar, şartlandırılmış hava, değişmeyen yapay ışıklar, tektip sandalyeler, her yeri saran dik açılar– insan hariç herhangi bir canlının yaşamasını engeller. Doğa sadece sunumlarda var olur ve dünya sadece teoride canlıymış gibi görülür, hatta öyle bile görülmez.

Böyle yerlerde rakamların gerçek olduğu varsayılır; rakamların, soyutlamaların, çokları teke indirgemenin en temel yolu olduğunu düşünürsek oldukça ironik bir durum bu. Veri güdümlü zihinler de problemleri rakamlar aracılığıyla çözerler. İçimdeki matematik kurdu, iklim sorununu, her olası planı karbon ayak izine göre değerlendirerek çözmek isterdi tabii. Her bir ekosistem, her bir teknoloji, her bir enerji projesine bir sera gazı değeri verirdim. Sonra da belli bir sera gazı bütçesini tamamlamak için bunun busu fazla, bunun şusu az diyerek onları sıralar, jet uçuşlarının verdiği zararı ağaç dikerek dengeler, bir yerdeki sulak arazi tahribini başka yerde güneş panelleriyle telafi ederdim. Finansal hesapların, yani çokları teke indirgemenin bir yöntemi olan paranın etrafında büyüyen bu yöntemleri uygular, bu düşünce yapılarını hayata geçirirdim.

Fakat ne yazık ki parayla olduğu gibi, karbon azaltımı da bilanço tablosunu etkileyen her şeyi göz ardı ediyor. Böylece doğal ortamların korunması, balinaların kurtarılması, zehirli atıkların temizlenmesi gibi geleneksel çevre sorunlarına iklim hareketinde çok da fazla önem verilmiyor. “Yeşil,” artık “düşük-karbon” anlamına geliyor.

Yaşayan Gezegen görüşüne göre, göz ardı edilmiş balinalar, kurtlar, kunduzlar, kelebekler ve diğer canlılar Gaia’yı bir arada tutan tüm diğer organ ve dokular oldukları için bu çok büyük bir hata. Uçuşlarımızı ağaç dikerek telafi ederek, elektriğimizi güneş panellerden elde ederek, yani “doğa-dostu” pelerinini üzerimize geçirerek yaptığımız şey sadece vicdanımızı rahatlatmaktır, mevcut yaşam şeklimizin yarattığı zararı örtbas etmeye çalışırız. “Sürdürülebilirlik” tanımının, toplumun nasıl biliyorsak öyle sürdürülmesi anlamına geldiğini düşünürüz ama tabii ki fosil olmayan yakıt kaynaklarıyla.

Bu, her zaman yaptığımız gibi fosil yakıtları kullanmaya devam etmemizin bir sorun teşkil etmediği anlamına gelmez. Son makaleme tepki olarak bazı kişiler beni küresel ısınmayı reddeden biri ya da öyle düşünenlerin bir maşası olarak damgaladılar. Kişilere ya da görüşlere ilk yöneltilen sorunun, “kimin tarafındasın? olduğu, aşırı derecede kutuplaşmış çevrelerde böylesine bir tepki oldukça normaldir. Savaş durumunda, her ne kadar doğru olsa da tuttuğumuz tarafın söylemleriyle uyuşmazlık gösteren herhangi bir bilgi düşmana yardım olarak görüldüğü ve onu rahatlattığı için reddedilmelidir. İki taraf da aynı şeyi yaptığında ortaya, her iki kutbun da dışında kalan, hatta iki kutbun da tanımladığı fikir yelpazesinin dışında kalan herhangi bir alternatifi reddeden ikili bir tercih çıkar. Üstüne üstlük çelişkili bilgiyi reddetmek, iki tarafın da gelişmeye, değişime ve hakikate kapalı olmaya başladıkları anlamına gelir.

İşte bu yüzden, benim yorumladığım şekliyle Yaşayan Gezegen görüşü, hem anti-çevreci sağ görüşün hem de – her ne kadar doğası gereği temel dayanaklarıyla uyum içerisinde olsa da – küresel ısınma paniğindeki sol görüşün düşmanı kesildi. Bu düşmanlık benim dile getirmeyeceğim bir çıkarımdan kaynaklanıyor: “Biyosfer için en çok tehdit teşkil eden etken küresel ısınmadır, karbon emisyonuna ve temiz enerjiye odaklanmak en büyük önceliğimiz değildir.”

Biyosfer için gerçekten tehdit teşkil eden şey sol görüşteki çoğu insanın bile anlayabileceğinden çok daha kötüdür; iklimle alakalıdır ve onu aşar geçer. Ve biz ona ancak çok boyutlu bir iyileşmeyle karşılık verebiliriz.

Sera gazı emilimi bir sorun mu? Evet. İnsanlar gelişme, ekolojik tahribat ve kirlilik gibi konuların tehlikeli bir şekilde önemini kaybettiği küresel yaşam sistemlerine daha fazla önem veriyorlar. Size çok da kuvvetli olmayan bir mukayese sunayım: Dünyadaki rüzgâr ve akımların, ısı dereceleri ve nem akışlarının, yaşamsal hava modellerinin kıvrımlı bir bahçe hortumu olduğunu ve bitkileri sulamak için üzerinde minik delikler açıldığını hayal edin. Bu bitkilerin onu bir şekilde yerinde tutmak için hortumun etrafında büyüdüğünü hayal edin. Şimdi de bu bitkileri köklerinden sökün (ekosistemi tahrip edin) ve aynı esnada su basıncını hızlı bir şekilde artırın (sera gazı zorlaması). Hortumu tutan bitkiler olmadan, hortum kıvrılmaya, kıpırdamaya başlar ve tamamen dolanır, gitmesi gereken yere suyu artık götürmez.

Gerçek dünyada bir zamanlar akış modelinde çapa görevi gören ekosistemler –özellikle ormanlar, savanlar ve sulak araziler– çok büyük zarar görür. Aynı zamanda sera gazları sistemin termodinamik akışını şiddetlendirmiş, atmosfer modellerini altüst etmiş ve zayıflamış olan ekosistemlere zarar vermiştir. Fakat miktarı artmış sera gazları olmasa bile yaşamın kitle halindeki ölümü bir felakete neden olur. Fosil yakıt emilimi zaten kötüleşmiş durumu daha da beter hale getirir.

Öncelikleri Yeniden Sıralamak

Sağlıklı ekosistemlerde bile, artmış CO2, metan gazı ve ısı dereceleri bazı küçük problemlere neden olabilir. Sonuçta ısı dereceleri, Minoan Sıcak Dönemi, Roma Sıcak Dönemi ve Ortaçağ Sıcak Dönemi’nin yanı sıra Erken Holosen devresinde bugün olduğundan daha yüksekti (bu da oldukça tartışmalı bir konudur) ve herhangi bir kaçak metan gazı geri bildirimi ya da buna benzer bir durum söz konusu değildi. Güçlü organlara ve sağlıklı dokulara sahip bir canlı dirençlidir.

Ne yazık ki dünyanın organları zarar gördü, dokuları zehirlendi. Oldukça hassas bir durumda. İşte bu yüzden sera gazı emisyonunun durdurulması oldukça önemlidir. Fakat Yaşayan Gezegen görüşü, geleneksel iklim söyleminin önerdiğinden farklı bir öncelik sıralaması sunar.

Birinci öncelik, geriye kalan birincil yağmur ormanlarına ve diğer zarar görmemiş ekosistemlere verilmelidir. Mangrov bataklıkları, deniz yosunu çayırları ve özellikle deniz kıyısındaki sulak araziler oldukça mühimdir. Bu ormanlar ve sulak araziler paha biçilmez hazinelerdir, biyo-çeşitliliğin depolarıdır, yaşamın yenilenme seralarıdır. Dünyanın derinlerdeki zekâsına sahiplerdir ve dünyanın onlarsız tamamen iyileşmesi söz konusu değildir.

İkinci önceliği ise dünya çapındaki zarar görmüş ekosistemleri iyileştirmeye ve onları yenilemeye vermemiz gerekir. Bu, aşağıdaki yöntemleri içerir:

  • Okyanusların yenilenmesi için deniz rezervlerinin büyük oranda genişlemesi
  • Dip trol ağlarının, akıntı ağlarının ve diğer endüstriyel balıkçılık yöntemlerinin yasaklanması
  • Toprak koruma bitkilerinin ekilmesi, çok yıllık bitki tarımı, tarımsal ormancılık, bütüncül otlak yönetimi gibi yeniden toprak üreten, onarıcı tarımsal uygulamalara geçilmesi
  • Ağaçlandırma ve yeniden ağaçlandırma
  • Hidrolojik döngüyü onarmak için su toplama arazileri
  • Uç yırtıcıların ve megafaunanın korunması

Öncelik vermemiz gereken üçüncü konu ise dünyayı pestisitler, ot öldürücüler, insektisidler, plastikler, PCB’ler (poliklorlu bifeniller), ağır metaller, antibiyotikler, kimyasal gübreler, farmasötik atıklar, radyoaktik atıklar ve diğer endüstriyel kirletici maddelerle zehirlemeyi bırakmamız gerektiğidir. Bunlar dünyanın dokusunu zayıflatır ve bütün biyosfere yayılır, öyle ki orkaların vücutlarında bulunan yüksek seviyedeki PCB’ler onların kimyasal atık sayılmasına neden olmuştur. Pestisitler ve doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesi ayrıca böceklerin, amfibiyanların, kuşların, toprak biyotalarının ve diğer canlıların toplu halde ölümüne neden olur ve Gaia’nın kendi kendini sürdürme yetisini zayıflatır.

Dördüncü önceliğimiz ise (hâlâ çok önemli bir konu) sera gazlarının atmosfer seviyelerini azaltmak olmalıdır. Diğer üç önceliğin büyük ölçüde yan ürünü olacaktır bu. Yeniden ağaçlandırma çalışmaları ve onarıcı tarım, karbon miktarının bir kısmını tutar. Üstüne üstlük ekosistemleri gerçekten korumak ve onları onarmak; yeni boru hatlarının, açık denizlerde açılan petrol kuyularının, hidrolik kırılmaların, katran kumu kazılarının, kömür çıkarmak için dağ zirvelerinin kazılmasının, açık kömür ocaklarının ve diğer fosil yakıt çıkarma yöntemlerinin durdurulmasını gerektirir, çünkü bunların hepsi çok ciddi ekolojik zararların ve risklerin oluşmasına neden olur. Yaşayan Gezegen görüşü daha geniş çaplı ekolojik ve sosyal yararları olan bazı “karbona dayalı” önerileri de destekler: çatılara kurulan güneş panelleri, yerel beslenme, yerel ekonomiler, bisiklet sürülebilen şehirler, küçük pasif güneş enerjili konutlar, sivilleşme, atılabilir ürünler yerine onarılabilir ürünler, yeniden kullanım ve ileri dönüşüm. Bu gezegenin bütün değerli parçalarını sevip onları korumak için, sera gazı konusuna takılmaksızın fosil yakıt altyapısını dönüştürmeliyiz.

Çelişkili olarak, sera gazlarını azaltmak için sera gazı tartışmalarına ihtiyacımız yok. Yukarıdaki öncelik listesini takip ederek ana akım iklim hareketinin taleplerinin çoğunu başarıyla yerine getirebiliriz (hatta daha fazlasını da yapabiliriz) fakat farklı bir motivasyon kaynağıyla… Ama tabii ki çok önemli hareket noktaları var. Yaşayan Gezegen görüşü, sulak alanları tahrip edip, nehirleri aşındırıp, denize alüvyon akışını değiştirdikleri için, büyük hidroelektrik projeleri kabul etmez. Sıklıkla doğal ekosistemlerin ve küçük ölçekli sürdürülebilir köylü tarımının yerine geçtiği için Afrika, Asya ve Güney Amerika gibi geniş bölgelerde kullanılmaya başlanan biyoyakıt üretimi için ekim yapılmasına karşıdır. Gökyüzünü kükürt aerosollerle beyazlatmak gibi jeomühendislik oyunlarından endişe duyar. Devasa karbon emici makinelere (karbon yakalama ve depolama teknolojileri) çok ama çok az ihtiyaç duyar. Kömür yakıtlı dönüştürülmüş termik santrallere odun yongası üretmek için tüm dünyadaki ormanların harcanmasını korkuyla izler. Kuşları öldüren büyük rüzgâr panellerinden ve çıplak araziler üzerine kurulan kocaman fotovoltaik dizilerden şüphe duyar.

Kutuplaşma ve İnkâr

Bir önceki bölümde Ortaçağ Sıcak Dönemi’nin günümüzden daha sıcak olduğunu savunan tartışmalı iddiaya değinmiştim. Bu konuya geri dönmek istiyorum; öyle ya da böyle bu söylemin altını doldurmanın önemli olduğunu düşündüğüm için değil, küresel ısınmadan ziyade diğer birçok konuda ilerlememize engel olan daha büyük bir problemi görmemizi sağladığı için. İşte bu derin problem, kutuplaşmadır.

Hokey sopası grafiği (hockey stick) Ortaçağ Sıcak Dönemi’yle ilgili varsayımın tam tersini, yani günümüzün geçen 10 bin yıllık süre zarfından daha sıcak olduğunu savunuyor. Öte yandan şüpheciler, bu çalışmaların metodolojik ve istatistik destekleyici unsurlarına karşı çıkıyor, Erken ve Orta Holosen devresindeki yüksek deniz seviyeleri gibi sıcak ısı dereceleriyle ilgili kanıtlar öne sürüyorlar.

Kitap için araştırma yaptığım bu birkaç yıldan sonra konunun iki farklı tarafıyla da tartışacak kadar kendime güveniyorum. Ortaçağ Sıcak Dönemi’nin (artık Ortaçağ Isı Derecesi Anomalisi [Medieval Temperature Anomaly] deniyor) o kadar da sıcak olmadığını, hem de gayet etkileyici alıntılarla, öne sürebilirim. Hatta ve hatta onlarca hakemli dergiden alıntılar yaparak bu anomalinin çok önemli ve küresel olduğunu söyleyebilirim. Bu tavrım, iklim tartışmalarının neredeyse bütün yönleriyle ilgili konuları için de geçerlidir, yandaşlarını etkileyecek derecede iki tarafla da tartışabilirim.

Biri vicdansız, prensipsiz şirketlerce finanse edilen sağcı, hırslarının insanlığın varlığını sürdürmesinin önüne geçmesine izin veren, sözde bilim insanlarından; diğeri, üzerine fikir birliğine varılan bilimin, hakikate daha yakın olmasını sağlamak için, meslektaşların birbirlerinin çalışmalarını gözden geçirdiği, kendi hatalarını düzelten kurumlarca desteklenen, bütünlük sahibi, alçakgönüllü bilim insanlarından oluşan, iki taraf arasında bir denklik ima edişimden, okuyucunun tüyleri şimdiden diken diken olmuş olabilir. Ya da bir taraf, hüküm süren kabul edilmiş inançları sorgulamak için kariyerlerini tehlikeye atan cesur muhaliflerden; diğeri bağnaz, fanatik solcu “çevrecilerin,” “yeşilcilerin” küreselci gündemine borçlu, ortak düşünen, riskten kaçınan kariyer düşkünlerinden mi oluşuyor?

Her iki taraftan da gelen kutuplaştırıcı aşağılamalar, bu insanların konumları hakkında egolarına büyük bir yatırım yaptığını gösteriyor ve her iki tarafın da kendi görüşleriyle çelişen kanıtları destekleyeceklerinden şüphe duymama sebep oluyor.

Günümüzde Amerikan (bir ölçüde de Batı) toplumunun aşırı uçlarda kutuplaşması karşısında, tartışan bir çifte olduğu kadar politikaya da uygulanabilen pratik bir yöntem benimsedim: en önemli konu, kavganın dışında, tarafların ikisinin de üstü kapalı şekilde üzerinde hemfikir oldukları ya da görmeyi reddettiklerinde yatıyor. Taraf tutmak, tartışmanın koşullarını onaylamak ve gizlenmiş sorunları göz ardı etmeye ortak olmak anlamına geliyor.

İklim tartışmasında, en temel düzeyde, sözsüz bir anlaşmayla kabul edilmiş yaklaşım, gezegenin sağlığı meselesini, sıcaklıkların şu kadar yıl öncesinden yüksek olup olmadığı konusuna indirgemektir. Küresel ısınmanın, ekolojik yıpranmadan daha acil ve önemli olduğunu söylediğimizde, şüpheciler haklıysa, alarma geçmek için bir sebep olmadığını da ima etmiş oluyoruz.

Ne pahasına olursa olsun haksız olduklarını kanıtlamaya çalışmanın ardındaki amaç nedir? Sağcı iklim bloggerları dünyasından özür dileyerek söylüyorum, George Soros ve Al Gore’un sosyalist Tek Dünya Hükümeti şeytani komplosunu gerçekleştirmesine destek olmak değil. Amaç gezegenin şu anki durumu karşısında, sağlam temellere dayanan bir alarm vermektir. Panik yaratan taraf, biyosferdeki insan kökenli bozulmalar konusunda gerçek bir telaşı tetiklemeye kanalize oluyor. Esasında iki taraf felaketi, kontrolden çıkmış küresel ısınmaya denk tutmakta ve daha geniş sorun olan gezegen sağlığı yerine bunu (küresel ısınmayı) tartışmakta hemfikirdir. Korkarım ki böyle yaparak çevreciler, kutsal toprakları, zemini terk etmiş, kavgaya zorlu zeminde girişmeyi kabul etmiştir. Kolay bir satış yerine zorla satışı koymuşlardır. Bir sevgi anlatısı (balinaları koru) yerine bir korku anlatısı (iklim değişikliğinin bedelleri, maliyeti) kullanmışlardır. Dünyayı iyileştirmenin önkoşulu olarak, politik söylemlerle yüklü, bilimsel kurumlara ve içinde yer aldıkları otorite sistemlerine güvenmemizi gerektiren bir teoriyi kabul etmemizi isterler. Hem de haklı sebeplerle otoriteye güvenin gün geçtikçe azaldığı günümüz dünyasında.

Şüphecilere gelince, korkarım ki “inkârcı” karalamalar birçok durumda haklı. İklim bilimi kurumlarına yapılan eleştiriler geçerli olsa da olmasa da, şüpheci görüş genellikle daha geniş, tutarlılığını koruyabilmek için küresel ısınmayla birlikte her çevre sorununu reddetmesi gereken, politik bir kimliğin parçasıdır. Her şeyin yolunda olduğunu savunan şüpheci iklim bloggerları çoğunlukla, plastik atık, radyoaktif atık, kimyasal kirleticiler, biyo-çeşitlilik kaybı, sera gazları, GDO’lar, pestisitler ve benzerlerinin problem olmadığını, bu yüzden de hiçbir şeyin değişmesi gerekmediğini söyler. Bu psikolojik reddetmenin özünde değişime direnç vardır. Bir düzeyde, kadın kanser olduğunu biliyordur ama bunu kabul etmek sigarayı bırakmasını gerektirmektedir. Adam evliliğinin dağılmakta olduğunu biliyordur ama bunu kabul etmek sürekli çalışmayı bırakmasını gerektirmektedir. Ve bırakmak, bu bağımlılıkları neyin tetiklediğini ayrıca araştırmasını, gözlemlemesini gerektirir.

Bu uygarlığımız için de geçerlidir: bir seviyede, yaşam biçimimizin – daha çok, varoluş biçimimizin – sağlığımızı ve (yaşamın geriye kalanıyla) birliğimizi tahrip ettiğini biliyoruz. Tüketim ve büyümeye olan ortak bağımlılığımızın altında, gittikçe artan bir mutsuzluğu seziyoruz. Ve tamamıyla başka türlü bir uygarlığa geçişin eşiğinde durduğumuzu biliyoruz. Üzerimizde köklü, büyük bir değişim var ve bu değişimden korkarak, herhangi bir şeyin sorun olduğunu reddediyoruz. İklim şüphecileri sadece en gözle görülür olan inkârcılardır, ama küresel ısınma ana akımı da, yalnızca enerji kaynaklarını değiştirerek sürdürülebilirliğin ulaşılabilir olduğu görüşüne arka çıkarak, ısrarla bir çeşit inkârı sürdürmektedir. Günümüzde büyüme, doğanın bir kaynağa, bir ürüne, paraya dönüştürülmesi anlamına geldiği için, kendi içinde tezat barındıran “sürdürülebilir büyüme” yaklaşımı, bu sanrıyı açıklamakta, örneklendirmektedir. Bunun yerine, uygarlığın tamamen dönüşümünü benimseyebilir, kucaklayabilir ve gelişmenin artık büyüme anlamına gelmediği, soyut olanın gerçek olandan üstün olmadığı ve ölçülebilir olanın niteliksel olana hükmetmediği bir dünyaya geçiş yapabiliriz.

Bu değişimin bir yanı bilimsel, veriye dayalı ya da ölçülebilirliğe dayalı diye adlandırdığımızın ötesindeki nicel olmayan bilme yollarının geri kazanımıdır. Artık itiraf etmeme izin verin; genel olarak ne iklim bilimine ne de bilim kurumuna güveniyorum. Genel olarak, ayrı ayrı bilim insanlarının dürüstlüğüne ve zekâsına inanıyorum, ama bir kurum olarak bilim; yayın kuruluşları, ödenekler, akademik terfiler gibi birçok değişken tarafından yönlendirilen, bir nevi, önyargıları hep birlikte onaylama mekanizmasının etkisi altında. Güvensizliğim aynı zamanda kısmen kişisel de; bilimin imkânsız safsatalar olduğunu söylediği birçok tecrübem oldu. Bilimin şarlatanlık olduğunu söylediği şifa yöntemleri, tedavi usullerini araştırdım ve onlardan yararlandım. Bilimsel olarak kabul edilemez olayların sıradan olduğu kültürlerde yaşadım. Bilimsel ortak görüşlerin (damar sertliği lipit hipotezi gibi) çöktüğünü gördüm. Ve bilimin, modası geçmekte olan uygarlıklar üzerinden yazılmış tarihin ne kadar derinlerine işlediğini gördüm. Burada kabul gören küresel ısınma anlatısının hatalı olduğunu bildiğimi söylemiyorum. Bunu hiçbir şekilde bilmiyorum. Sadece doğru olduğunu da bilmiyorum. Dikkatimi, kendi yalın ayaklarım aracılığıyla gelen bilgiyle başlayarak, bildiğime çevirmemin sebebi de bu.

Canlılar ve Yerliler

Bu hastalıklı bir durum olsa da, günümüzdeki egemen küresel ısınma anlatısı en büyük önceliği, geçerliliğini yitirebilecek ve gerçekliğini ancak, bir şeyler yapmak için çok geç olduğunda kanıtlayabileceğimiz bir teoriye vererek, inkârcılığa sebep oluyor. İklim değişikliğinin sonuçları bize mekân, zaman ve sebep olarak uzak olduğu için, iklim değişikliğini inkâr etmek, mesela, balina avlamanın balinaları öldürdüğünü, ağaç kesiminin toprağı kuruttuğunu ya da plastiğin deniz yaşamını öldürdüğünü inkâr etmekten daha kolaydır. Aynı şekilde, mekâna dayalı ekolojik iyileşmenin etkilerini görmek, fotovoltaik paneller ya da rüzgâr türbinlerinin iklime etkilerini görmekten daha kolaydır. Nedensel mesafe kısaldıkça sonuçlar daha elle tutulur olur, somutlaşır. Örneğin, çiftçilerin toprak ıslahı yaptıkları yerde taban suyu düzeyi yükselmeye başlar, on yıllardır kuru olan su kaynakları canlanır, dereler tekrar yıl boyu akmaya başlar, ötücü kuşlar ve yabani hayat bölgeye geri döner. Bu, uzaktaki bilimsel kuruluşlara güvenmeyi gerektirmeden, gözle görülebilir.

Islah edilmiş toprak ayrıca çok fazla karbon depolar. Karbon, yaşamın atomsal temelidir. Havadaki karbondioksit seviyelerini, bize yeryüzündeki yaşamı onarmakta ne kadar başarılı olduğumuzu söyleyen bir çeşit ekolojik barometre olarak algılayabiliriz.

Toprak ıslahı, Yaşayan Gezegen yaklaşımının aslen yerel, mekâna dayalı uygulamasına örnek teşkil eder. Bunun aksine, sayılar ve ölçüler genelleyici olduğundan (buradaki bir ton karbonla oradaki bir ton karbon aynı şeydir), ekolojik krizi karbondioksit seviyelerinin nicel terimleriyle ifade etmek, küreselleştirilmiş, standart hale getirilmiş, ölçülebilir karbon etkisi bakımından değerlendirilen çözümleri teşvik eder. Bunun bir sonucu, ekolojik ve kültürel olarak uygun olmayan, bazen korkunç bir domino etkisi yaratmakla sonuçlanan, ağaçların yaygın olarak ekimi olmuştur. Biokütlelerinde depolanan karbon ölçülmüş, ama mevcut taban suyunu tüketip, toprağı çorak ve savunmasız bırakarak otuz yıl sonra öldüklerinde kaybedilen karbon ölçülmemiştir. Ayrıca bu çoraklaşmanın sebep olduğu, ekosistemin içine işleyen etkiler, haşereyle mücadelenin maliyeti veya geleneksel geçim kaynaklarının kentleşmeyi teşvik eden yok edilişi de hesaplanmaz. Sayı temelli ölçümlerle karar vermenin tehlikesi de budur: ölçmemeyi seçtiğimiz, ölçmesi zor olan ve ölçülemeyenleri göz ardı ederiz.

Bu gezegenin mekânlarını ve ekolojilerini, veri toplulukları değil de canlı varlıklar olarak gördüğümüzde, kişisel, mekâna dayalı bilginin gerekliliğini fark ederiz. Nicel bilim bu bilgiyi geliştirmemizin bir parçası olabilir, ama araziyle her gün ve nesiller boyunca etkileşimde olan çiftçileri ve diğer yerli halkı yakından ve niteliksel olarak gözlemlemenin yerine geçemez.

Avcı-toplayıcı ve geleneksel köylülerin bilgisinin derinlik ve inceliklerini kavramak bilimsel zihin için zordur. Kültürel hikâyelere, ritüellere ve geleneklere kodlanmış bu bilgi, uygulayıcılarını karanın ve denizin uzantıları haline getirir. Böylece (uygulayıcılar) yeryüzündeki yaşamın esnekliğine, kendine gelme kabiliyetine ortak olur.

Ritüel ve İlişki

İklim biliminin muammalarından biri, uygarlığın gelişip serpilmesine izin veren on bin yıllık tuhaf bir şekilde dengeli, sabit iklim, Holosen İklim Optimumunun devamlılığı, istikrarlılığıdır. Bildiğim kadarıyla, bilim bunu temelde iyi şansa yoruyor. Yerliler arasında tamamen farklı bir açıklamayla karşılaştım: Onlar, dünyanın ruhlarıyla iyi ilişkileri olan kültürlerin uyguladığı ritüellerin, insanoğlunun iyiliğine katkıda bulunan koşulları koruyup devam ettirdiğini söylüyor. Yerli kültürler insan dışı varlıklarla sürekli iletişim içindeydi; bereketli ve zamanında yağışlar, hafif geçen kışlar diliyor ya da pazarlık ediyorlardı. Ama yalnızca güzel hava için dua etmiyor, kendilerini, insan yerleşimine uygun bir dünyayı muhafaza edebilmek için gereken doğal güçlerle uzun süreli ilişkileri idame ettirenler olarak görüyorlardı. Bir zamanlar karşılaştığım Dogon Kabilesi’nden biri bana iklim değişikliğinin, kutsal ayin yapılarının Afrika ve diğer yerlerden kaldırılması, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki müzelere taşınmasının sonucu olduğunu söylemişti. Yerlerinden edilmiş, ayinsel tarafları ihmal edilmiş bu yapılar, artık jeo-ruhsal işlevlerini yerine getiremiyorlar. Kogi yerlileri de benzer bir şey söylüyorlar: Onlar, dünyadaki kutsal alanların korunması gerektiğine, yoksa gezegenin öleceğine; ayrıca, bu alanlarla doğru törenler aracılığıyla iyi bir ilişki kurmamız gerektiğine inanıyorlar.

Modern zihin bu gibi uygulamaları batıl inançlara dayalı, çaresizce çıkılan yağmur dualarına indirgemeye meyillidir. Nedensellik üzerine kurduğumuz kuramımızda, yerel ve küresel iklim dengesini muhafaza etmek için ayin ve ritüellerin etkinliğini fark etmeye pek yer yoktur. Ben kendi adıma, yerlilerin inanç ve uygulamalarını oldukları gibi kabullenmeye eğilimliyim, çünkü modern dünyanın yarattığı fiziksel, güce dayalı sebep – sonuç algısının, bizi nedenselliğin daha gizemli katmanlarına karşı körleştirdiğine inanıyorum. Çağdaş nedensellik kuramına, çağdaş ekoloji ve çağdaş iklim bilimine tutunmayı tercih etseniz de belli bir coğrafyada yaşayan kültürlerin ritüellerini; günlük hayatta pratik yollarla/basit davranışlarla suyu, toprağı ve hayatı koruyan bu kültürlerin yaşam biçiminin ayrılmaz bir parçası olarak görüp kabul edebilirsiniz. Bu özenin ardındaki sebep nedir? Bütün varlıklara ve sistemlere, kutsal canlılar olarak duyulan saygıdır. Bu düşünce yapısında, kişi pek tabii ki onlarla iletişim kurmak ister.

Bundan çıkaracağımız sonuç, yerli ritüellerini taklit etmemiz gerektiği değil, bu ritüellerin ardında yatan, yerlilerin canlı, zeki ve kutsal bir dünyada yaşamalarını sağlayan dünya görüşlerini öğrenmemiz gerektiğidir. Ardından bu anlayışı kendi (teknoloji, para ve hukuk dediğimiz) ritüel sistemlerimize çevirebiliriz.

Ruhumun ilkel bir tarafı açısından, insan ilişkilerinin, simge ve mecaz aracılığıyla iklimi etkilediği apaçık. Bu sezgi toplumsal hayattaki bozuklukların, Tanrı’nın öfkesini üzerlerine çekerek onları doğal afetlerle cezalandırdığını düşünen ortaçağ inanışından pek de uzak değil. Ben bunları yazarken, çiftliğe bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor. Tüm kanalları ve havzaları doldurup, şimdi hendeklerden taşıyor, tahribata yol açıyor, toprağın üst tabakasını alıp götürüyor. Şimdiden 14 inç (35,6 cm) ve hâlâ yağıyor. Bu sırada, Güneybatı Amerika yüksek sıcaklık ve aşırı kuraklıkla mücadele ediyor. Yağış miktarlarının adaletsiz dağılımı, toplumumuzdaki oransız servet dağılımını yansıtıyor. Burada bir yerde kişinin onunla ne yapacağını bilemediği kadar çok, orada başka bir yerde yaşamı imkânsız hale getirecek kadar az. Bizim kültürümüzün de ritüelleri var. Para ve veri dediğimiz sembolleri, büyülü, neredeyse dini bir inanca dönüştürüp, buna bağlı olarak fiziksel gerçekliğin de değişmesini bekliyoruz. Ve bu işe yarıyor; ritüellerimiz gerçekten çok güçlü ve etkili. Ancak saklı bedelleri var. Başka kültürlerin anlamış olduğu gibi, bencil amaçlarla büyüye başvurmak, kaçınılmaz olarak felaket getirir. Toplumsal, politik ve ruhsal iklimdeki dengesizliğin peşinden, er ya da geç, dengesiz bir yeryüzü iklimi gelir. Olmayan yerden mânâ çıkarıyor olabilirim ama insan ilişkilerinde aşırı uçlarda kutuplaşma yılı olan 2018, aynı zamanda sıcaklıkların da aşırı uçlarda (bazı yerlerde ve mevsimlerde sıcak, diğerlerinde soğuk) kutuplaştığı bir yıl oldu.

İnsan Ne İşe Yarar?

Bilinçli, canlı gezegen görüşü anlamında kullandığım Yaşayan Gezegen görüşü, insan ilişkileri ve ekolojik ilişkiler arasında yakın bir bağlantıyı kabul eder. İnsanların sıklıkla “İklim değişikliği yeryüzü için bir tehdit değil. Gezegen iyileşecek. Olsa olsa insan nesli tükenebilir,” dediğini duyuyorum. Ama insanoğlunu, Toprak Ana’nın evrimsel bir amaç için doğmuş sevgili yaratımları olarak kavrarsak, o zaman bir annenin çocuğunu kaybederse iyi olacağını söyleyemeyeceğimiz gibi, artık onun (Toprak Ana’nın) da insanlar olmadan iyileşeceğini söyleyemeyiz.

Bahsi geçen evrimsel amaç fikri, çağdaş biyoloji biliminin aksine olmasına rağmen, hisseden, zeki veya bilinçli bir dünya ve evren görüşü sonucuna varır. “Biz ne için varız?” “Neden buradayız?” ve “Ben neden buradayım?” sorularını ortaya çıkarır. Toprak Ana yeni bir organ geliştirdi. Bu yeni organ ne işe yarar? İnsanlık, nasıl diğer organların –ormanların ve suların ve kelebeklerin ve fokların – tamamıyla birlikte dünyanın hizmetinde çalışabilir?

Bu soruların cevaplarını bilmiyorum. Sadece bunları sorarak başlamamız gerektiğini biliyorum. Bunu yapmak zorundayız. Hayatta kalma meselesi olarak değil. İster bireyler ister tür olarak, yaşamamızın bir nedeni var. Hayat bize yalnızca yaşamayı sürdürmek için verilmedi. Neye hizmet ediyoruz? Hangi güzellik algısı bizi çağırıyor? İklim değişikliği dediğimiz eşikten geçerken sormamız gereken soru bu. Bunu sormakla, ortak bir hikâyenin, ortak bir mutabakatın nüvesini biçimlendiren ortak bir görüşün oluşmasını sağlıyoruz. Bu görüşün ne olacağını bilmiyorum, ama uçan arabalar, robot hizmetçiler ve kirli, çorak bir manzaraya bakan, havadaki balonların içine kurulmuş şehirlerin olduğu eski gelecek algısı olduğunu düşünmüyorum. Bence sahillerin tekrar deniz kabuklarıyla kaplandığı, kuş sürülerinin gökyüzünü örttüğü, nehirlerin temiz aktığı, günümüzün harabe olmuş yerlerinde yaşamın tekrar açtığı bir dünya olacak bu.

Yaşamamızın bir nedeni var. Bize rehberlik edecek, insanlığın kaderine dair bir büyük plana sahip olmasak da, içimizdeki pusulamız, yolu gösteriyor. Bu pusulayı takip etmek, dünyayla ilgilenmeye başlamamız anlamına gelir. Ona hizmet ettiğimizde, dünyada bulunuş amacımızı hissederiz. Belki ilgin seni alışılagelmiş iklim yürüyüşleri ve benzerlerine yönlendirecek. Yahut belki seni yeryüzünün küçük bir parçasını iyileştirmeye, korumaya veya belki de toplumsal iklimi, ruhsal iklimi, ilişkisel iklimi – Toprak Ana’nın, bizim insanlık dediğimiz yeni uzvunun sağlığını – ele almaya itecek. Bu eylemlerin bazısının karbon ayak izi üzerinde görülebilir etkileri yok ama önsezimiz bize hepsinin aynı köklü değişikliğin parçası olduğunu söylüyor. En savunmasız insanları sömüren bir toplum mutlaka en savunmasız yerleri de sömürecektir. Kendini herhangi bir alanda ve seviyede iyileştirmeye adamış bir toplum, kaçınılmaz olarak, her alanda ve seviyede iyileşmeye hizmet edecektir.

Artık en başta bahsettiğim geçişin – dönüm noktasının – doğası hakkında daha net şeyler söyleyebilirim. Temelindeki soru, “Burada bulunuş amacımız ne?” sorusudur ve bu, yetişkinliğe geçmemizi sağlayan olgunlaşma sürecinin önemli bir göstergesidir. Bu nedenle, yaşamakta olduğumuz krizler dizisini, hep birlikte, kolektif düzeyde yetişkinliğe adım atışımız, modern toplumun amacını hatırlayışı olarak görebiliriz. Konu, nasıl hayatta kalacağımız değildir; korku anlatısının, kâr-zarar anlatısının, varoluşsal tehdit anlatısının, ekolojik iyileşme amacına hizmet etmemesinin sebebi de budur. Bunun yerine sevgi anlatısını koyabilir miyiz? Ya da güzellik anlatısını? Duygudaşlık anlatısını? Bu canlı ve canı yanan gezegene duyduğumuz sevgiye temas edip ellerimize ve zihinlerimize; teknolojimize ve sanatlarımıza bakarak, kendimize, yeryüzünün iyileşmesinde ve Yaşayan Gezegen düşünde nasıl en iyi şekilde görev alacağımızı sorabilir miyiz?

Yazar: Charles Eisenstein

Çeviri: Nil Ormanlı Balpınar & Iraz Mursaloğlu

Son okuma: Anıl Ceren Altunkanat

Kaynak: https://charleseisenstein.org/essays/initiation-into-a-living-planet/

Etiketler: , ,

Henüz yorum yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş