-- GÜNCEL PROJELER:
-- GEÇMİŞ PROJELER:


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




Doğa koruma ve kalkınmanın ayrılık zamanı mı?
Kategoriler: Yaşam ve Kültür, Doğa Koruma
Tarih: 17-Temmuz-2005
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


SON zamanlarda, doğa korumacılar arasında şöyle bir fikir birliği oluştu; “Politikacıların korumayı ciddiye almaları için, bunu kalkınma ile ilişkilendir, yani faaliyetlerini sürdürülebilir kalkınmaya odakla”.

BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen en temel uluslararası yasal araçtır. Sözleşme sadece korumayı desteklemez; aynı zamanda uzlaşma süreci sırasında kalkınmakta olan ülkelerden gelen baskıların sonucu olarak, biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilir kullanımını, biyolojik kaynakların adil ve dürüst paylaşımını da hedefler. 

Ancak sürdürülebilir kalkınma biyolojik çeşitliliğin korunmasında en etkin yol mudur? Bugün birçok korumacı, sürdürülebilirliğin uygulamada işe yarayacağına şüpheyle yaklaşıyor. Onlar doğanın insan kullanımlarına göre biçilen değerlerinden çok yaradılıştan gelen değerlerinden dolayı korunması gerektiğini düşünüyorlar.

Son yıllarda, bu yaklaşımı savunanlar sessiz kalarak, en azından görünürde sürdürülebilirliğe arka çıktılar. Ancak bu yaklaşımı savunanlardan bazıları bugün sürdürülebilir kalkınmanın koruma hedeflerini gerçekleştirme kabiliyetini sorgulamaya başlıyorlar. J.F. Oates, 1999 yılında yayınlanmış “Yağmur Ormanında Efsane ve Gerçekler: Batı Afrika’da Koruma Stratejileri Nasıl Başarısız Oluyor” adlı kitabında, koruma ve ekonomik kalkınma arasında olduğuna inanılan ilişki fikrini yıkıyor. George Schaller, M.E. Soulé, Anre Naess ve Thomas Struhsaker gibi diğer ünlü korumacılar da, kalkınmanın ancak korumanın yanında ikincil hedef olması durumunda yan yana gelebileceği görüşündeler. 1992 yılında BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin imzalanmasının üzerinden on yılın üzerinde bir zaman geçti. 180’in üzerinde ülkenin hükümetleri sözleşmeye taraf oldular. Geçtiğimiz on yılda biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilir yönetimiyle ilgili kapsamlı araştırmalar da yapıldı. Ancak bunlara rağmen, sözleşmenin imzalayıcısı hiçbir ülke biyolojik çeşitlilikteki azalmanın yavaşladığını gösteremedi. İnsani gelişmede ilerlemeler kaydedilirken, biyolojik çeşitlilikteki azalma insanlık tarihinin hiç bir döneminde görülmediği oranda devam ediyor.

Bazı durumlarda, sürdürülebilir kalkınmayı savunan politikalar koruma için bozucu oluyor. Örneğin, Suudi Arabistan’ın kurak bölgelerinde, tarımsal biyolojik çeşitliliği güçlendirme çabaları, varolan birkaç geleneksel ürün türünün, yoğun üretimi yapılabilen yerel olmayan türlerle değiştirilmesine neden oldu. Bunun ardından, tatlı su kaynaklarının aşırı kullanımı toprak ve yeraltı sularının tuzlanmasını beraberinde getirdi, bu da doğal bitki örtüsü üzerinde çeşitli etkiler bıraktı.

Başka bir örnek de balıkçılıkta yaşandı. Ticari önemi olan türlere ve çiftlik balıkçılığına yönelen sürdürülebilir balıkçılık politikaları, çoğunlukla yerli olmayan türlerin getirilmesine yol açtı. İnsanlar için kimi zaman kârlı sonuçlar veren bu yöntemler, biyolojik çeşitlilik için tam tersi etki yaptı. Biyolojik çeşitliliğin korunması için en etkin yöntemler olan balıkçılık sınırlamaları ve yerli olmayan türlerin getirilmesinin yasaklanması, bugün kalkınmakta olan ülkelerde ender olarak kullanılıyor. Yağmur ormanları da, kararlar ticari faydalar için alındığı durumlarda zarar gördü. Batı Afrika’daki doğal ormanlarda bozulan doğal örtü yerine, yağı için dikilen palmiye veya kauçuk ağaçları, orman köylüleri için kârlı görünse de, bu tür ağaçlandırmalar doğal ormanın ve biyolojik çeşitliliğin geri kazanımı için bir yarar sağlamadı. Koruma alanlarının sürdürülebilir yönetimi çabaları da biyolojik çeşitlilik kaybının durdurulmasında başarısız oluyor. Bu durum, korunan alanlardaki yetkililerin, insanların kestiği ağaç sayısı ve tükettikleri yaban hayatla, bu doğal kaynakların yenilenme kabiliyetlerini dengeleme çabasından kaynaklanıyor. 

Sorunun kökünde kısmen, sürdürülebilir kalkınmanın, üzerinde anlaşılan ortak bir tanımının olmaması yatıyor. BM Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu, sürdürülebilir kalkınmayı, “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek nesillerin ihtiyaçlarından ödün vermeyecek şekilde karşılamamız” olarak tanımlıyor. Ancak bu kavramın uygulamada ne ifade ettiği konusunda fikir birliği yok. Yetersiz yönetişimin olduğu, kaynakların savruk kullanıldığı, kayırmacılığın ve yolsuzluğun olduğu gelişmekte olan ülkelerde, bu tür projelerin başarılı olma şansı daha da uzak.

Kamuoyu, medyanın yeşil eylemlere ayırdığı geniş sayfalar sayesinde çevre sorunları konusunda iyice bilgilendi; sürdürülebilir kalkınmayı insanların ve biyolojik çeşitliliğin ihtiyaçlarını karşılamada bir yöntem olarak tanıdılar. Ancak şüpheci yaklaşımlar, sürdürülebilir kalkınma kadar çok ilgi çekmedi.

Biyolojik çeşitliliği korumanın bir “insani sorun” olduğu ve kalkınmadan ayrı ele alınamayacağı fikrini yeniden değerlendirmek gerekiyor. Max Nicholson, 1970 yılında yayınlanmış “Çevre Devrimi” isimli kitabında “tatmin edilmesi gereken haklı insan talepleriyle uyumlu, doğal süreçlerin tam olarak işlemesine izin verecek şekilde koruma planlaması yapılması” gerektiğini yazıyor. Ancak bu tam olarak ne anlama geliyor? Tatmin edilmesi gereken haklı insan talepleri nedir? Tatminin sınırları nedir? İnsan talepleri ve doğal süreçler arasındaki uyumun kriterleri nelerdir? Koruma ve kalkınma arasındaki bağ, doğal süreçler ve insan talepleri arasındaki uyumu getirir mi? Bu soruları cevaplamak o kadar kolay değil. Biyolojik çeşitliliği koruma sorumluluğumuzun dört adım gerektirdiğine inanıyorum. Kolay olan ilk adım, biyolojik çeşitlilik üzerindeki tehditlerin görülmesidir. Bu tehditlere karşı savaşmak –ihtiyati önlemler de dahil– ikinci büyük adımdır. Bunu kalkınmadan veya sürdürülebilir kalkınmadan ödün vermeden yapmak üçüncü ve en zor adımdır. Ulaşılabilir olduğuna inandığım dördüncü adım ise, politikacılar arasında, biyolojik çeşitlilik lehine, kalkınmadan ödün verebilme cesaretinin gösterilmesidir. Korumacılar biyolojik çeşitliliğin azalmasıyla ilgili yanlış alarmlar çalmaları nedeniyle suçlanıyorlar.

Ancak yanlış alarmlar, hiç alarm vermemekten daha iyi değil midir? Zarar vermesi olası uygulamalara karşı, “güvende olmak, üzgün olmaktan iyidir” yaklaşımını savunan “ihtiyatlılık ilkesi” gereği, biyolojik çeşitliliğin yok oluşunu durdurmak için acil önlemlerimizi daha fazla ertelemememiz gerekiyor. 

Kaynak: www.SciDev.net

Haber No: 762