-- GÜNCEL PROJELER:
-- GEÇMİŞ PROJELER:


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




Oyun bilgesi
Kategoriler: Eğitim, Yöntemler, Yaşam ve Kültür
Tarih: 07-Temmuz-2005
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


Buğday dergisi 26. sayının dosya konusunun “oyun” olmasına karar verdiğimizde çocuksu bir sevinç yaşadım, en sonunda sıra “çok ciddi” bir konuya gelmişti. Gel gelelim ben her an deneyimlediğim bu yaşamsal olgu hakkında ne yazabileceğimi kestiremedim.

Bir süre düşündüm, birkaç yıl önce yazdığım bir yazıyı buldum. Yaşamın herhangi bir noktasından bir kesit, bir oyun alarak yazımı paylaşmaya karar verdim. Benim için yaşamın her anı çok dikkatli, sevgi, aşk, coşku, şevk, kazanma hırsı ile ve aynı zamanda kaybetmeyi her an kabullenebilerek, her değişime değişimle karşılık vererek, her an yenilenerek, yenileyerek, teslim olarak, noktaya odaklanıp aynı zamanda evreni hissederek, bütün yaradılışa büyük sorumluluk duyularak oynanan bir oyun olmalı. Bu öğelerden birinden uzaklaştığımızda “oyun bozan” oluruz. Oyun devam eder, biz ise oyunun kurallarını kulağımıza fısıldayan “bilge”den uzak kalırız ve oyun çekilmez olmaya başlar; sahip olduklarımız, bilgilerimiz yetmez oyuna tekrar uyum sağlamamıza, hırçınlaşırız... Ta ki “oyun bilgesi”ne kulak verip yeniden oyunun kuralları ile oyuna “o an” bulunduğu noktadan gönül rızası ile dahil olana dek.

Dostumun el izleri

“Yolun kilometrelerini, saatin dakikalarını hesaplayarak İzmir’e giderken yalnız başıma, renkler durdurdu beni. Bir yamaçtaki yeşil, sarı, turuncu, kırmızı ve daha adını bilmediğim yüzlerce rengin farkına vardım ve durdum. Arabayı yolun kenarına park ettim. Kapıyı açmadan, öylece durup düşündüm, iştahsız, aşksız ve renksiz hissediyordum kendimi, son on gündür şehirde kurduğum tüm ilişkiler, almalar-vermeler ne kadar aşksızdı... Ne kadar çok insan ile ne kadar çok şey konuşup ne kadar çok şey yaptım, halbuki ruhum ve hücrelerim ne kadar aç kalmış. Kara bulutların altından sıyrılıp arabanın kapısını açtım ve dışarı çıktım. Dışarıda bir dostun beklediğinin hiç farkına varmamışım. Şu anda yazımı yazarken çamurlu iki ayağını iki omzuma koymuş, kulağımı ısırarak beni oyunumuzun devamına çağıran küçük siyah köpek benim dostum. Karşılaştığımız ilk andan itibaren bana aşk verdi, bana ayna oldu, mutluluk verdi, çamur verdi neyi varsa onu verdi, neyse yalnızca o oldu. Gönlüm açıldı, sonra gözüm, kulaklarım. Sonra ağladım, ne kadar ihtiyacım varmış ağlamaya. Ne garip, on gündür İstanbul’da bir sürü sevdiğim insanla istediğim, sadece kendimiz ve çevremiz için değil, evrensel olarak da iyi olduğuna inandığım işler için çabalıyoruz; yemeksiz, uykusuz kalıyorum. Tüm bu insanlar ve olaylar içerisinde oturup ağlayabileceğim bir an olmamış; çok ihtiyacım olduğu halde. Yaklaşık bir saattir buradayım. Kendimi çok iyi hissediyorum. Ufaklık hâlâ yanımda, çalılarla oynuyor arada bir bana sataşıyor. Yanımızdan iki adam geçti, selamlaştık, mantar aramaya gidiyorlarmış. Nereye ait olduğumu kestiremiyorum pek şu sıralar. Mutlu olmazsam, aşk yaşamazsam bir süre sonra şimdi ürettiklerimi bile üretemeyecek duruma gelebilirim. Şehirde birçok insanın beni içine koyup rahat etmek istediği tam vejetaryen, doğal bakkal, şeker çocuk, sakin adam rollerine bile uymayabilirim hatta bir süre sonra. Yalıkavaklı bir köy çocuğu olarak otobüs şoförü olmayı çok istemiştim bir zamanlar.

Üniversiteye gitmeyi, her çeşit insanı tanımayı hayal ederdim o zaman; zengin, meşhur, köylü, politikacı, bankacı, belediye başkanı. Seyahat etmek isterdim bir sürü ülkeye; bunların çoğu gerçekleşti. Asıl besinim olan aşk ise hep derin bir nefes alıp, “En doğrusunun, olması gerekenin olması”, “Bütün için en doğru şekilde kullanılmam” duasını ettiğimde sardı beni. Bu durumlarda “olma”nın en doğru şey olduğuna hep inandım, gördüm; şu an olduğu gibi. İçim buruk; şu an yaşadığım ayrılık tıpkı annemle olan gibi çok acı. Anneye, sevgiliye, toprağa duyulan özlem çok kutsal, ayrılık varsa bu özlemi yaşamam gerekiyor, diye düşünüyorum. İyi ki arabama biraz önce niyet ettiğim gibi rengârenk çınar yapraklı dalı koparıp getirmedim, ayrılık o dala yakışmayacaktı.

“AŞK...”

Bu yazıyı yazdığımda “oyun” ile ilgili belirgin bir duygu taşımıyordum ya da düşünmemiştim açıkçası. Yeniden okuyunca yaşamımda aşk ile yoğunlaşıp gerçek bir oyunun içinde nasıl yer alabildiğimi, bunun koşulsuzluğunu ya da her koşulda nasıl gerçekleşebileceğini hissettim bir kez daha.

Ne mutlu bize, oynayacak ne muhteşem oyuncaklarımız, arkadaşlarımız, zamanımız, mekânlarımız var yaşamda!

Haber No: 741