-- GÜNCEL PROJELER:
-- GEÇMİŞ PROJELER:


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




DOĞADA İLETİŞİM
Kategoriler: Yaşam ve Kültür
Tarih: 07-Nisan-2004
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


Doğada her şey iletişim halinde; bir böceğin veya kuşun, çiçekten besin alırken ona taşıdığı poleni vermesinde; karıncaların yolları kokuyla işaretlemesinde; kızıl gerdan kuşunun kimliğini ele veren "şive"sinde; alglerin birleşmesindeki çekim oyununda...

 

 

Doğada her şey iletişim halinde; bir böceğin veya kuşun, çiçekten besin alırken ona taşıdığı poleni vermesinde; karıncaların yolları kokuyla işaretlemesinde; kızıl gerdan kuşunun kimliğini ele veren "şive"sinde; alglerin birleşmesindeki çekim oyununda... Hayvanlar ve bitkiler dünyasındaki mükemmel iletişim bize, her şeyin aslında nasıl da iç içe olduğunu ve bizim de bu iç içeliğin bir parçası olduğumuzu hatırlatıyor.

 

Bitkilerin İletişimi

 

Gazeteci Jacques Girardon’un Botanist Jean-Marie Pelt ile Sohbeti* 

Çeviri : Z. Bilgi Buluş       

 

J.M. Pelt - Kretase döneminde, yüz milyon yıl kadar önce evrimde çiçekli bitkiler dünyaya geldi. Sadece altmışbeş milyon yıl öncesi gibi yakın bir zamana denk gelen dinazorların yok olmasından çok önce. Çiçekler ilk olarak tropik bölgelerde ortaya çıktı. Manzara içinde baskın hale gelmeleri ve dünyayı işgal etmelerindeki hız botanikçileri şaşırtan bir olaydır.

J. Girardon - Evrimde çiçekli bitkilerin dünyaya gelmesi, hayvanlar dünyası için de önemliydi, değil mi?

J.M. Pelt - Muhakkak. İlişki kurdukları böcekler için harika bir itici güç oldular. Eğreltiotlarının böceklerle çok az ilişkisi vardı, çünkü onlar için zehirlidirler. Çiçekli bitkilerin en büyük buluşu hayvanlarla yeni tip bir ilişki geliştirmiş olmalarıydı. Onları döllenmeleri için aracı yaptılar. Tozlaşma böylece kuşlar ve daha da çok böceklerce yapılmaya başlandı.

J. Girardon - Neden ve ne için bir hayvan, birdenbire, bir bitkiden diğerine polen taşımaya başladı?

J.M. Pelt - Onlar polen taşımak istemiyorlardı, yemek istiyorlardı. Kokusu olduğundan polen onları çekiyordu. Aslında çiçekli bitkilerin böcekler aracılığıyla döllenen ilk bitkiler olduğunu söyleyemeyiz, ama bunu yaygın bir işleyiş haline ilk onlar getirdi.

J. Girardon - Ve hayvanlar tohumları da taşır oldular...

J.M. Pelt - Kesinlikle. Ve meyve bu yayılımın aracı oldu. Hayvanlar, özellikle kuşlar pek çok etli meyve ile beslenirler. İşin güzel yanı yedikleri meyvenin tohumunu toprağa geri atarlar. Aynı zamanda, bu meyveyi yendiği yerden de epey uzağa taşır. Kozalaklı ağaçlarda tohum, rekabet açısından olabilecek en kötü yer olan, ağacın dibine düşerken çiçekli bitkilerin yöntemi alabildiğine etkindir.

J. Girardon - Böcekler gibi biz de çiçeklerin şekillerine, renklerine, kokularına karşı hassasız. Öyle ki biz de çekicilik adına onların kokularıyla parfümleniyoruz.

J.M. Pelt - Çiçeklerin çekim için kullanılmasının olağanüstü olduğu kesin. Brezilya’da yetişen catasetum orkidelerinde çiçek, mentollü bir koku yayar. Bazı erkek böcekler çiçek üzerinde bu kokuyu alır ve kendilerine bununla küçük bir alan oluştururlar. Böylece dişi böcekler gelirler, bu parfümlü bölgede erkekle karşılaşır ve çiftleşirler. Bu durumda, koku çiçeğin dışında dahi çekim sağlamıştır.

J. Girardon - Tıpkı bizim de bir kadına çiçek vermemiz gibi.

J.M. Pelt - Tamamen. Aslında çekim çiçeklerden önce de vardı. Chlamidomonas algi, örneğin, tüylü basit bir tek hücreli olmasına rağmen kromozomlarını herhangi bir eş ile değişmez. İki chlamidomonas karşılaştığında birbirlerine dokunur, bir süre sonra birbirlerinden hoşlanmışlarsa birleşirler. Birleştikten sonra da çekimi sağladıkları kimyasal maddeyi salgılamayı bırakırlar. Demek ki çekim oyunu, bir milyar yıl önce dahi iki alg arasında vardı. Aslında çekim, cinsiyet ve seçme fikri ile eş zamanlı ortaya çıktı.

J. Girardon - Tarihleri boyunca, öyle görünüyor ki bitkiler hayatta kalabilmek, türünü kurtarabilmek için tüm yatırımlarını çoğalma üzerine yapmışlar. Bireysel olarak korunmak için pek de etkin savunma araçları geliştirmemişler.

J.M. Pelt - Dikenler gibi savunma araçları geliştirdiler. Ama özellikle, en iyi oldukları alan olan kimyaları ile kendilerini korudular. Pek çok bitki zehirlidir veya yenilebilir değildir.

J. Girardon - Ancak neyin bir çekirge istilasını önlediğini bilemiyoruz...

J.M. Pelt - Veya bir tırtıl istilasını... Ancak insan müdahalesi olmasa dahi bunun aniden durduğunu ve milyarlarca tırtılın öldüğünü görebiliyoruz. Tıpkı düzenli olarak her 10 yılda bir aşırı çoğalan ve kavak ve kızılağaç sürgünlerinin yüzde 90’ını yiyen Alaska beyaz tavşanları gibi. Bu aşırı tacizin sonunda kavak ve kızılağaçlar, tavşanlar açlıktan ölseler dahi onlara dokunmayacakları bir salgı üretirler.

J. Girardon - Peki bu olayı nasıl açıklıyoruz?

J.M. Pelt - 80’li yılların başında bir kavağın, akçaağacın veya çınarın yapraklarının bir kısmını tahrip ettiğimiz zaman, ağacın geri kalanının otoburların yiyemeyeceği yoğunlukta maddeler üreterek karşı saldırıya geçtiği keşfedildi. Özellikle de tanen maddesi. Kısacası, eğer çok yenirse ağaç kendini sindirilemez hale getiriyor.

 

J. Girardon - Kesinlikle çok şaşırtıcı. Ancak bu henüz zarar görmemiş bitkilerin nasıl korunduğunu açıklamıyor.

J.M. Pelt - Araştırmacılar komşu ağaçların da yapraklarındaki tanen yoğunluğunun aynı oranda artmış olduğunu bulduklarında da çok şaşırdılar. Bunun tek bir mantıklı açıklaması olabilirdi: Yaralanan ağaçlar diğerlerine bir uyarı iletisi yollamışlardı.

Aynı dönemde, Güney Afrika’da, Profesör Van Hoven da akasya yaprakları ile beslenen kudus antiloplarının, yanı başlarında otlayabilecekleri ağaçlar olduğu halde açlıktan ölmüş olmalarını anlamaya çalışıyordu. Ölü hayvanlarda yaptığı otopsiden sonra Profesör Van Hoven midelerinde yüksek tanen oranları dolayısıyla sindirilmemiş çok büyük miktarlarda yaprak buldu.

Araştırmalar devam etti ve bir deneye girişildi. Bir grup öğrenciye sopalar verildi ve akasyaların alçak dallarına vurmaları, yapraklarını parçalamaları istendi. Analizler sonunda, tanen oranının iki saat sonra iki buçuk katına çıktığı izlendi. Bunu izleyen araştırmada bazı ağaçlar dokunulmadan bırakıldı ve görüldü ki hırpalanan ağacın 3 metre çapında kalan tüm ağaçların yapraklarında da tanen üretimi artıyordu. Muhakkak ağaçlar arasında bir iletişim vardı...

Önce kökler aracılığıyla yayılan kimyasal bir ileti düşünüldü. Ama hiçbir deney bu varsayımı doğrulayamadı. Çözüm, çok basit bir gaz, sadece iki karbon atomundan oluşan etilen idi. Gaz halinde olan tam bir hormondu söz konusu olan. Bir bitki tarafından salgılandığında, komşu bitkileri de harekete geçiriyordu.

J. Girardon - Etilenin bir iletişim aracı olduğunu söyleyebilir miyiz?

J.M. Pelt - Bir sinyal görevi gördüğü kesin. 1994’te yine gaz formunda bir bitkisel hormonun genç tütün yaprakları üzerinde parazitlere karşı savunmada uzmanlaşmış genleri uyardığı keşfedildi.

J. Girardon - Bu kadar iyi kimyacılar olduklarına göre bitkiler başka gazlar kullanmıyorlar mı?

J.M. Pelt - Kullanıyorlar. Ancak, biz bunları yeni yeni keşfediyoruz. Daha, çok yakında, tırtıl istilasına uğrayan mısırların, tırtılların avcısı olan yaban arılarını çağıracak gazlı bir kokteyl hazırladıklarını öğrendik. Lahanaların da meşhur lahana kelebeğine karşı benzer bir strateji geliştirmiş olduklarını gördük: Küçük bir yaban arısı türünü çeken bir gaz salgılıyorlar. Bunlar daha sonra lahana kelebeğinin larvaları arasında yumurtalarını bırakarak onları tamamen yok ediyor.

J. Girardon - Yani bitkilerin hikayesi bitmedi. Çünkü hem onlar evrimlerine devam ediyor hem de bizlerin onlardan öğrenecek çok şey var.

J.M. Pelt - Hiç şüphesiz! Ve bu evcil veya yabani türlerin hızla yok olmasını daha da dramatik hale getiriyor. Uzun vadede sonuçlarını kimsenin bilemediği riskli genetik müdahalelerle kültürdeki bitkilerin üzerine de ağır bir tehdit çökertiyoruz.

 

*Jean-Marie Pelt, Metz Üniversitesi Profesörü, Botanist

Pelt J. M., Mazoyer M., Monod T., Girardon J.; "La Plus Belle Histoire Des Plantes- Bitkilerin En Güzel Hikayesi"; Seuil Yayınları, Paris 1998; Kitabın "Vahşi Orkide" bölümünden Jacques Girardon ile Jean-Marie Pelt'in sohbetlerinden derleme.

Haber No: 104