-- GÜNCEL PROJELER:
-- GEÇMİŞ PROJELER:


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




Yaşamın sürdürülebilirliği ve Ekofeministler
Kategoriler: Eğilimler
Tarih: 07-Nisan-2004
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


"Olup bitenler artık canımızı yakmaya başladığında, bu acıyı bir eleştiriyle ortaya dökmek gerekir. Böyle bir eleştiri, olayla aramıza koyacağımız mesafenin değil, yakınlığın ürünüdür. " Peter Sloterdijk

"Olup bitenler artık canımızı yakmaya başladığında, bu acıyı bir eleştiriyle ortaya dökmek gerekir. Böyle bir eleştiri, olayla aramıza koyacağımız mesafenin değil, yakınlığın ürünüdür. " 

Peter Sloterdijk

"KALKINMA" teriminin kullanımı ilk olarak yaklaşık 1500 yıl önce Batı’da bir "inanç", bir "ideoloji" ve var olan kaynakların toplum yararına dönüşümü, değerlendirilmesi şeklinde başladı. Ve sömürgecilik, toprak ve kaynak denetimi gibi yollarla da kendi kendini büyüttü, genişletti. Günümüzde yeryüzündeki kaynak dağılımında, en zengin yüzde 20’lik kesim bu kaynakların yüzde 82.7’sini paylaşırken, en yoksul yüzde 20’lik nüfusa ise yüzde 1.4 gibi bir pay düşüyor. Aşırı tüketim, yanlış ve dengesiz üretim ilişkisi sonucunda yeryüzü kaynakları yok olmanın eşiğine geldi. Ve yüzde 20’lik zengin nüfusun bu hızdaki tüketimi için, artık bir dünya değil, dünya gibi üç gezegen daha gerekiyor. "Sanayileşme" ve "kalkınma" ise artık "yoksulluk" ve "işsizlik" terimleriyle birlikte anılıyor. Sadece tekstil sektöründe geçtiğimiz yıl 86 bin yeni iş alanı yaratılırken, 410 bin iş yeri kapandı; bir daha açılmamak üzere... Her yıl 10 milyon insan susuzluktan veya sağlıksız sudan ölüyor. Susuz tarım yapılamıyor, tarım yapılamayınca gıda sağlanamıyor ve açlıkla insanlık "çatışma"ya sürükleniyor.

Kısacası dünyanın "kalkınacak" hali kalmadı. 1992’de Rio de Janerio’daki "çevre" temalı zirveden 10 yıl sonra, 2002'de Johannesbourg’daki zirvede "sürdürülebilir kalkınma" teması işlendi. Çünkü her şey olabildiğince birbirine bağlı, her sorun, her olay alabildiğine birbiri içine geçmiş durumda. Günümüzde "çevre", sosyal yapılardan, kuzey ve güney politikalarından, insan+toplum+iklim dengelerinden ayrı tutulamayacak kadar "ağır top"... Tam da bu noktada; fiyaskoyla sonuçlanmış 1500 yıllık "kalkınma" macerasında, hakları ellerinden alınmaya kalkışılan nüfusun "kadın" aktörleri, "ekolojik feminizm" ile yaşam mücadelesinde yerlerini alıyorlar: İnsan sağlığı, su, orman, tarım ve genetik müdahalelere karşı ekolojik mücadeleleriyle... Değerleriyle, yöntemleriyle başka yaşam modellerini araştırıyorlar: Herkes için "iyi toplum"u oluşturma adına...

Eko-feministler, tekelleşme ve felaketler karşısında çoğul, koruyucu/kurtarıcı ve hakkını isteyen mücadeleyi savunuyorlar.

Roy, Maathai, Vandelac ve Shiva Arundhati Roy: Havayı satın alamazsınız… "1990 yılında Hint hükümeti, Hindistan’ın yedi kutsal nehrinden biri olan Narmada üzerinde ilk büyük baraj inşaatını tamamladı. Hükümet, baraj dolayısıyla yörede 70 bin kişilik göç olacağını ve 101 köy ve kasabanın suyla kaplanacağını bildirdi. Bir gün uyarı yapılmaksızın bu alan suyla dolduruldu; 114 bin kişi yerinden oldu ve 162 köyü su bastı. İnsanlar, çocukları ve hayvanlarıyla birlikte koşarak dağa kaçmak zorunda kaldılar. 10 yıl sonra ise barajın, öngörülen arazinin sadece yüzde 5’ini sulayabildiği görüldü. Bu yüzde 5’lik alan ise su baskını yaşayan ve yok olan köylerin alanından çok daha az bir alanı kapsıyordu..."

Hintli yazar Arundhati Roy, 1997’de yayınlanarak 40 dile çevrilen, Booker Prize ödüllü "Küçük Şeylerin Tanrısı" ile 1999’da yayınlanan "Yaşamın Değeri" adlı kitapların yazarı. Roy, özellikle Narmada Vadisi’ndeki büyük baraj yapılarına karşı verilen sivil mücadelenin aktif katılımcılarından. 6 Mart 2002’de Hint Yüksek Mahkemesi tarafından bir gün hapis cezasına çarptırıldı. Suçu, 1990’da mahkemenin, "Sardar Sarovar" Barajı’nın inşasının ertelenme kararını kaldırmasını eleştirmesiydi. İnşaat, Narmada Nehri’ni yüzlerce parçaya bölen bir "mega plan"ın sadece küçük bir bölümüydü: 30 büyük baraj, 135 orta ve 3 bin küçük baraj yapımı... Roy, barajların yapımıyla 500 bin yoksul köylünün yerinden sürüleceğini söylüyor ve mücadelesini yazılarıyla sürdürüyordu:

"... Çok sınırlı toprak, su ve orman kaynağımız var. Eğer tüm bu kaynakları, klima/havalandırma sistemine, patates kızartmasına veya otomobile dönüştürürseniz bir an gelir ki hiçbir şeyiniz kalmaz. Para üretirsiniz, ama satın alacak hiçbir şey olmaz; havayı satın alamazsınız, suyu da satın alamazsınız. Hindistan, kendi ekonomisi için kendisi karar vermiyor. Milyonlarca Hintli yurttaş yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve günde bir öğün bile yemek imkanları yok," diye yazıyor Arundhati Roy, 21-27 Mart 2002 tarihli Courrier International’de yayınlanan "Görüyorum, yazıyorum, bağırıyorum" başlıklı yazısında.

Arundhati Roy, yazılarında "kalkınma" ile ilgili görüşlerine de yer veriyor:

"... Kalkınma adı altında seçilen yol, bunu "ödeten"le "ödeyen"in arasında biçimleniyor. Hindistan 50 yıl öncesine göre 20 kere daha fazla elektrik üretiyor ama size demiyorlar ki evlerin yüzde 80’inde elektrik yok ve bu nüfusun yüzde 90’ı yoksul. Sadece zirvede yaşayan nüfus gitgide daha çok elektrik kullanıyor ve bu yüzde 10’luk nüfus daha fazla tükettiği için ülkenin "kalkındığından" söz ediliyor. 15 yıldır Yeni Delhi’de yaşıyorum, insanların bir kısmı zenginleştiler, daha büyük arabalar, daha büyük evlere sahip oldular ama hava "siyah"laştı ve yoksullar kentin her köşesinde kalabalık yığınlar halinde yaşıyorlar. Bir gün zenginler tüketim tarzlarını değiştirebilmeyi başarabilecekler mi bilmiyorum, ancak itiraz edilemez bir egoistlikleri var. Şunu söyleyebilirim; Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi organlar, üçüncü dünya ülkeleri ile Batı ülkeleri arasında bir koalisyon kuruyor ve "yardım" maskesi altında üçüncü dünya ülkelerinin doğal kaynakları satılıyor. Hindistan bugün yönetimini büyük uluslararası organların hizmetine sunmuş durumda. Kısa bir süre önce Yeni Delhi’de Narmada Barajı’na karşı 5 bin kişinin katıldığı bir protesto yürüyüşü yaptık ve projeyi destekleyen Dünya Bankası Başkanı’nın çekilmesini istedik. Başkan tam bir beyaz kral gibi çıktı ve şunu dedi: ‘Bu durumu kişisel olarak araştıracağım.’ Ve tabii şunu sorduk ona: ‘İyi de siz kimsiniz? Ve kim oluyorsunuz da bizim için karar veriyorsunuz ve bizim adımıza kontroller yapıyorsunuz? Neden bizim toprağımız ve bizim nehrimizin geleceği için siz karar verme hakkına sahip oluyorsunuz?’

Bunların hepsi bir şekilde nükleer silahlanma yarışı gibi; aslında, ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz, zira sorun eninde sonunda "etik". Her eleştirinin bir karşı-argümanı/kanıtı var. Çözümün yüreği "çevreye saygı" dır ve başka da bir alternatifi yoktur.”

Wangari Maathai: Yeşil Kuşak hareketi… Kenya’da gerçekleştirilen "yeşil kuşak" projesinin yaratıcısı eko-feminist Wangari Maathai, kadınları örgütleyerek 80 bin kişilik bir iş alanı yarattı. Maathai, Kenya’da yerel türdeki ağaçların oluşturduğu ormanların bugün yüzde 2’lik bir alanı kapladığını, oysa 100 yıl önce bu yaşlı ormanların yüzde 30’luk bir alana yayıldığını söylüyor ve mücadelesini şöyle anlatıyor:

"Ağaçlarımız kesilerek, -hükümetin muhalefetine rağmen!- Amerikan dev tarım şirketi Monsanto’nun genetik değişime uğratılmış tohumları serpilmek isteniyor topraklarımıza. Yeşil Kuşak hareketi eylemine devam ediyor ve ülkenin sosyal ve politik kültürünü sahiplenen kadınların katılımıyla, önceleri "büyücülük"le suçlandığımız ağaçlandırma çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ormanlar Kenya için çok hayati bir konu; özellikle iki yıldır yiyecek, su ve ağaçların yokluğu nedeniyle milyonlarca insan yaşadıkları yerlerden oldular; su ve pişirecek yemek bulmak üzere başka bölgelere göçler yaşandı. Yanlış yönetim ve kararlar doğal kaynaklarımızı elimizden alıyor ve büyük ticari amaçlarla özellikle inşaatlarda kullanılmak üzere ekilen, hızlı büyüyen okaliptus ve çam ağaçları, Kenya’nın yerel biyoçeşitliliği için büyük bir tehdit oluşturuyor. Yeşil Kuşak hareketinin programında şimdi; diğer ülkelerdeki sosyoloji, çevre ve kadın araştırmaları yapan üniversitelerin ikinci dönem öğrencilerinin de katılımını öngören bir proje var. Bu proje, araştırmaların ilerlemesini sağlayacak ve Kenyalı kadınların "ağaç bilimi"ne dair yıllar boyu oluşmuş sözlü bilgilerini, projede kullanılabilir hale getirerek "uygulaması yapılan bilgiler" haline dönüştürecek. Bu genç öğrenciler bu deneyimlerini "ağaçlandırma hareketi" ile dünyanın dört bir yanında kullanabilecekler."

Louise Vandelac: Bir nehri evlat edinin… "İmdat Su" sivil girişiminin kurucusu olan Louise Vandelac, "Bir nehri evlat edinin" kampanyasının sözcülüğünü yapıyor ve Kanada/Quebec’te büyüklü küçüklü baraj yapımına karşı mücadeleyi yürütüyor. Bu mücadelede "suyun özelleştirilmesi" girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasını da sağladı.

Vandelac, WHO/Dünya Sağlık Örgütü ile işbirliği yaparak, CINBIOSE (Çevre ve Sağlık Biyolojik Etkileşim Merkezi) adıyla bir gözlemevi kurdu. Su kaynaklarının korunması ve sağlıklı içme suyu için verilen mücadelenin yanı sıra, canlılara uygulanan genetik müdahaleye karşı da çalışmalar yapılıyor gözlemevinde. Vandelac, adına dünyanın kuruluşundan bu yana su, tohum, hava ve toprak denilen elemanların "canlı paralar"a dönüştürülmek istenmesine karşı öfkesini şu cümleyle ifade ediyor: "Çocuklarımız en değerli varlıklarımız diyoruz ve kök hücreler üzerinde çalışma bahanesiyle embriyon püreleri yapmaya devam ediyoruz." Sıkı bir klonlama karşıtı olan Vandelac, doğal zinciri bozma niyetindeki 21. yüzyıl etik yoksunu araştırmaların ve dünyayı genetik alfabeyle değişime uğratmak isteyenlerin karşısında mücadelesini sürdürüyor.

Vandana Shiva: Yerelliğin geri kazanımı… Hindistan’ın kuzeyinde bir orman bekçisinin kızı olarak dünyaya gelen Vandana Shiva sıkı bir biyoçeşitlilik savunucusu.

Köylülerin binlerce yıldan bu yana, "sürdürülebilirlik" kavramının farkında olmadan sürdürdükleri "doğal" tarım/doğa bilgisi ve pratiğinin safında yer alıyor, uluslararası biyo-korsancılığa ve genetik müdahalelere karşı mücadele ediyor.

Shiva, "fizikçi" kariyerini terk ederek uluslararası gıda endüstrisine karşı, köylülerin yanında yerini alıyor. Bilimsel çalışmaları ve yazdığı kitapları bagajına yükleyip ekoloji militanı olarak yola çıkıyor. Sürdürülebilir tarım ve biyoçeşitlilik çalışmaları için bir "Ekoloji, Teknoloji ve Bilim Araştırma Vakfı" kuruyor. Vakıf aynı zamanda "Navdanya"; Hindu dilinde "dokuz tohum" anlamına gelen ulusal hareketle de işbirliği yapıyor. Navdanya hareketi, ulusal biyo-tohum bankaları ağı yoluyla ülkedeki biyoçeşitliliği destekleyen çalışmalar yapıyor. Vakıf ve Navdanya hareketi Hindistan’daki 3 bini aşkın köyü "biyoçeşitlilik" için kayda almış durumda. Shiva’nın vakfının köylerde başlattığı çalışmalarda, her şeyden önce "sürdürülebilir tarım için toprağın yeniden kazanılması ve verimliliğinin doğal yollarla sağlanması" üzerinde yoğunlaşılıyor. 1970’li yıllarda Batılı elitlerin sunduğu "yeşil devrim"in, "kalkınma" olarak nitelendiğini ve bu tür kalkınmanın kendi antitezini yaratarak fiyaskoyla sonuçlandığını belirten Shiva, bu yeşil devrimin; pirinç ya da buğday gibi ürünlerin fotosentez yaptığı "yenilen" kısmına yönelerek, bitkinin sap, gövde ve kök gibi kısımlarını yok saydığını söylüyor. Oysa topraktaki bakterilerin ve mikroorganizmaların özellikle bu "yenmeyen" kısımlarıyla verimini/yaşamını sürdürebildiğini sözlerine ekliyor.

Shiva, GMO’nun (Genetik değişikliğe uğratılmış ürünler) tamamen karşısında yer alıyor ve gıda pazarının "ikinci yeşil devrim" diye adlandırdığı, bitkiye genetik müdahalenin büyük bir yalan olduğunu belirtiyor:

"Büyük ‘genetik müdahale’ şirketleri, örneğin genetik olarak değiştirilmiş pirinçte daha fazla A vitamini olduğunu ve nüfusun A vitamini eksikliğini giderdiğini söylüyor. Oysa balkabağı, havuç ve tüm yeşil yapraklı sebzeler mükemmel A vitamini kaynağı ve bunu böyle söylemeyip pirinçteki ‘fazladan’ ve ‘doğal’ olmayan A vitamininden söz ediyorlar. Söylemiyorlar çünkü bu sebzelerin bolca üretildiği bölgelerde şimdi genetik değişikliğe uğramış pirinçler yetiştiriliyor. Ayrıca yeşil devrim genellikle çok fazla su isteyen ‘kültür bitkileri’ni ele alarak, kuraklığa, susuzluğa töleranslı darı gibi bitkilerin yıkımına neden oldu; ‘bolluk’ olan yerlerde ‘kıtlığı’ yarattılar. Aynı zamanda da ‘su’ üzerine usta olan toplumlar, devletlerin kontrolü sonucu yıpranmaya başladı. Üçüncü dünya ülkelerinde, hükümetlerin kontrolü Dünya Bankası’nın ‘borç ve kredi’ formülüyle büyük yara aldı ve bu krediler büyük barajların inşası için verildi. Bu büyük barajlar, yerel toplumların su kontrolünü ellerinden alarak, ‘merkezi su kontrolü’ ile insanları ve nehirleri kolonize hale getirdi."

Shiva’nin savunduğu "biyoçeşitlilik" sadece bir "koruma" işi değil, aynı zamanda "ekonomik yaşamı sürdürebilme" ile de ilgili. Zira biyoçeşitlilik, yoksulların üretim olanaklarını ellerinde tutmalarını sağlıyor. Şöyle açıklıyor Shiva biyoçeşitliliğin yaşamsal önemini:

"Yiyecek için olsun veya ilaç için, enerji için ya da kumaşlar, törenler veya zanaat için olsun, yoksulların yaşamı biyolojik kaynakların zengin olmasına bağlı, yoksul köylüler bu kaynaklarla çok uzun zamanlardan bu yana tanışıklar ve onları kullanma bilgisine sahipler. Biyoçeşitlilik ne kadar azalırsa yoksulluk da o denli çoğalır."

Ardından Shiva, biyoçeşitliliğin kaybının iki ana nedeni olduğunun altını çiziyor:

"Birincisi; insan ve diğer canlı türlerinin yerleşimlerinin, barajlar, karayolları, maden ocakları düzenlemeleri gibi, Dünya Bankası tarafından büyük bir coşkuyla finanse edilen projeler ve uygulamalar yüzünden yıkımı.

İkincisi; tarımda, ormancılıkta, balıkçılıkta ve hayvancılıkta, monokültür uygulamaların biyoçeşitliliğin yerini alması için yapılan ticari ve teknolojik baskılar. Çarpıcı bir örnek isterseniz; Hindistan’da 200 bin çeşit pirinç üretiliyordu, yeşil devrim denilen dönemde bu çeşitlilik 12’ye kadar indirildi."

Shiva’nın mesajı oldukça net ve aydınlatıcı: Biyoçeşitlilik, merkezi değil, yerel, ekonomik ve politik oluşumlar tarafından güvence altına alınabilir. Suyun sürekliliği, doğanın ve yerli kültürlerin korunması da "yerelliğin" geri kazanımıyla mümkündür. "Aklın Monokültürleri" adlı kitabında ve diğer basılı eserlerinde Shiva, usanmadan şunu tekrarlıyor: "Ruhlardaki monokültürlülük, tarlalardaki monokültüre yol açtı. Bu "ruhen monokültür olma hali"; organizmaları, tohumları, çevresinden ve kendi kültür ortamından ayıran, tarımı ve ormancılığı ekosistemlerden ayrı tutan Batılı indirgemeci bilimin, zararlı ve tehlikeli bir ürünüdür. Teknikleşmiş Batılı bilim, tohumun kendi başına bir değeri olmadığını ve ona değerini vermek için tohuma müdahale ettiğini söylüyor. Nasıl bir bahanedir bu! Gezegendeki yerini aldığından beri canlı yaşam, birbirinden farklı milyonlarca türün gelişmesiyle sürekliliğini korudu.

Yaşama ve canlı organizmalara mümkün olan bütün özgürlüğü bırakmalı ve onların milyonlarca yıldır bize kanıtladığı gibi, yaşamı kendi kendilerine sürdürerek yüceltmelerini sağlamalıyız."

Kaynak: Recto-Verso Dergisi, Mayıs/Haziran 2002 sayısı

Haber No: 100