ENGLISH
DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

Topraksız tarımın gözden kaçırdıkları

Yayınlanma Tarihi: 15 Mart 2020
Topraksız tarımın gözden kaçırdıkları

Topraksız tarımda mühendislik yaklaşımı ile ürün kalitesi ve verimlilik artırılabilir ancak kurulan sistemler hiçbir zaman göçmen bir kuşu misafir eden bahçenin biyoçeşitliliğine sahip olamayacaktır. İnsanlık, toprağı ve döngülerini halen tam olarak çözememişken onu taklit etmeye ve yok saymaya kalkmak ne kadar doğrudur?

Yazı: Mehmet Gürmen – Buğday Derneği Strateji Kurulu Üyesi

Hidroponik tarım, akuaponik tarım, topraksız tarım gibi kavramlar son yılların popüler tarımsal üretim alternatifleri olarak karşımıza çıkmakta. “Topraklar artık çok kirlendi, açlığa en uygun çözüm topraksız tarım” söylemlerinin yanı sıra gerek lojistik, gerek toprak ihtiyacı duymaması sebebiyle söz konusu alternatif yöntemlerin tarımsal üretimde daha çok tercih edilmesi gerektiğine dair ana akım bir kanaat oluşmakta. Tüm bilimsel çalışmaları ve ürün verimlilik çıktılarını bir kenara koyarsak, acaba bütüncül bir bakış açısıyla toprak olmadan tarım yapılabilir mi? Yapılırsa neleri gözden kaçırmış oluruz? Bugün bu konuya bir de yolun diğer tarafından bakalım istedik.

Mühendislik bilimi; bir üretimin/sürecin her aşamasını planlama ve kontrol etme temeline oturmaktadır. Tüm teknik alanlar gibi tarımsal üretim de mühendislik yaklaşımının ilgisini çekmiştir. Ziraat fakültelerinde tohum ıslahından bitki korumaya (tarım zehirleri), ekonomiden hayvancılığa kadar birçok alt branş bulunmakta ve her branş kendi alanlarında uzmanlaşmaya devam etmektedir. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bomba hammaddesi olarak kullanılan azot silah sanayisinin elinde kalmıştır. Bu maddeyi ve teknolojiyi elinde bulunduran ülkeler ve haliyle bu ülkelerin yönetimine yön veren sermaye, “Elimizde kalan bu fazla azotu ne yaparız?” sorusuna tarım kimyasalları alanında bir çözüm bulmuş ve azotlu sentetik gübrelerin üretimine başlanmıştır. Bu gübrelerle beraber ıslah edilen tohumların birlikteliği ele alınmış ve geleneksel ata tohumlarından “daha verimli” olacakları vaadiyle; tohumundan gübresine, böcek zehirinden ot zehirine kadar bütün kimyasallar ve tarım makinaları tatlı dilli vaatlerle, hibelerle, kredilerle ve devletler üstü politikalarla birçok geleneksel tarım yapılan ülkeye yavaş yavaş enjekte edilmiştir. Türkiye de bu politikalardan nasibini 1950’li yıllardan itibaren almaya başlamış ve bu gıda politikasına teslim olmuştur. İşin vahimi, tüm bu süreç “Yeşil Devrim” adıyla toplumlara anlatılmıştır.



Yerel, atalık, standart, hibrit, GDO’lu tohum tartışmaları süredursun, bizler bir yandan “Zehirsiz Sofralar” için tarımda kullanılan sentetik kimyasal maddelere karşı bir mücadele verirken; tarım tekniklerindeki “ilerlemeci” baskıyı, “Başka/ilerici bir şekilde tarım yapılmazsa dünya aç kalır.” söylemi ile her daim hissediyoruz. Bu sebeple de toprak üzerinde yapılmayan alternatif tarım yöntemlerine dair teknik bakış açısının içerdiği eksiklikler konusuna çok detaya girmeden değinelim istiyoruz.

Genel itibarıyla, “hidroponik tarım” toprakta değil; kontrollü sulu ortamlar içinde bitkinin ihtiyacı olan besinlerin, sıcaklığın ve ışığın suni olarak desteklenmesiyle gerçekleştirilen bitkisel üretime denir. “Aquaponik tarım” ise hidroponik tarıma ilaveten, suyun içinde balık gibi canlıların bir aradalığı sayesinde yapılan daha karmaşık bir bitkisel üretim yöntemidir. Yazımızın konusu bu yöntemlerin detayını incelemek değil, bu şekilde yapılan tarımın neleri gözden kaçırıyor olabileceğine dikkat çekmek olduğu için şimdilik her türlü topraktan uzak ve suni şekilde yaratılan ortamlarda yapılan tarıma bu yazı boyunca kısaca “topraksız tarım” diyeceğiz.

Bir bitkinin büyüme, çiçeklenme ve meyvelenme döneminde topraktan kökleri aracılığıyla alması gereken besinlerin (temelde makro elementler, iz ve alt iz elementler) oranı kendi içinde farklılık gösterir. Aynı şekilde fotosentez için de bitkinin hava ve ışık koşullarına ihtiyacı vardır. Biyolojik her canlı o kadar muazzam bir sistemde ve kusursuz olarak çalışır ki, hangi evrede hangi girdiye ne kadar ihtiyacı varsa minimum enerji üreterek bunu alır ve daha fazlasını almaz. Topraktaki bir bitkinin tohumdan hasada yaşam döngüsünü detaylı izlediğimizde bu muazzam döngünün dışarıdan hiçbir enerji/katkı/müdahaleye ihtiyacı olmadan kendi yolunu çizebilecek olgunlukta ve bilgelikte olduğunu görürüz.



Mühendislik yaklaşımı planı dışındaki hiçbir faktörü sisteme dahil etmek istemez. Örneğin bir mühendis, bir araba motorunun bloğunun döküleceği kalıpların ve malzeme oranını, döküm sıcaklığının ve ortamın kusursuz olmasını veya oluşan kusurların da bir sonraki üretim aşamasında giderilmesini planlamayı en başında düşünmek ve hesaplamak zorundadır. Aynı bakış açısı ile topraksız tarımdaki mühendislik anlayışı da bitkiye hangi dönemde hangi besinden ne miktarda vereceğini planlayıp otomasyona sokarak tam kontrollü bir üretimi hedefler. İlk etapta veya çocukluktan itibaren öğretilen faydacı, verim hedefli ve rekabetçi yaklaşıma göre, normal ve istenen bir durum gibi görülse de burada bir yaşama müdahale edilmekte olduğu gözden kaçırılmaktadır. Araba motoru cansızdır ve bir yaşam döngüsüne sahip değildir. Aksine, yapay müdahalelerle oluşturulduğu için sürekli bir müdahale ve bakım ile ayakta kalabilmektedir. Örneğin fabrikada üretilen bir motor bloğunu götürüp ormana bırakırsak, zaman içinde çevresel faktörlerin de etkisiyle kendini var eden en küçük yapı taşlarına doğru “parçalanmak” üzere, bir “yıkım” yani “ölüm” sürecine girecektir. Oysa ki, aynı ormana bir avuç tohum serpersek kendini yeniden “var eden” bir süreçle filizlenecek, büyüyecek, çiçeklenip meyve verecek ve yine meyvesinden tohumlar saçarak döngüsüne devam etme hali içinde olacaktır.

Bu durumda özetle; biri yıkılma, biri yaşama ve kendisinden yeni nesiller üretme hevesiyle dolu iki ayrı objeden bahsediyoruz. Motor bloğunun yaşamasına karar veren teknik mühendislik yaklaşımı, söz konusu tohum ve yaşam olduğu zaman mutlaka bir yerde had bilmeli ve üretmeye çalıştığının bir metal parçası olmadığının farkındalığıyla bu konuyu ele almalıdır. Gıdada mühendislik yaklaşımı ancak bütüncül ve tarihsel süreci, doğanın tamamını gözettiği takdirde değerli olabilir. Yalnızca eldeki tohumu birim alandan en fazla ürüne çevirme hevesi, birçok takviye girdi kullanma gereğinden ötürü, mutlaka doğadaki döngülere zarar verecektir, vermektedir. O yüzden tarımda mühendisliği reddetmiyoruz ancak atılan her adımın nelere mal olduğunu gözeterek, adil yaklaşımların benimseneceği akademik bir yaklaşımın geçerli olması gerektiğine inanıyoruz.

Topraksız tarım, fabrikada üretilen araba motoru ile aynı motivasyondadır. Kontrollü ortamlarda, toprağı olabildiğince anlayıp sonrasında da simule ederek bir ortam yaratmak üzerine kuruludur. Tüm bu adımlarda sürekli girdi (tohumundan besinine) kullanırsınız veya bir sistemi ayakta tutmak için ısı, ışık gibi enerjiler kullanırsınız. Ve hatta bu sistemi kontrol edecek otomasyon yazılımlarını çalıştırmak için de sürekli bir enerji tüketirsiniz. Ve hatta bir adım ilerisi, büyük ölçeğe geçmek istediğinizde; bu yazılımları çalıştıran bilgisayarları soğutmak için kuracağınız soğutma sistemleri de yine çevreden sürekli olarak enerji tüketmeye devam edecektir. Ayrıca su içinde kısa sürede bitkiyi besleme arzusu; toprakta bulunan diğer mikroorganizma ve böcek grubunun tam anlamıyla simule edilemeyeceği gerekçesiyle boşa bir arzudur ve şu anda kışın yenen sera domatesi gibi bir ürün kalitesine denk gelecektir. Topraksız tarımda mühendislik yaklaşımı ve araştırma geliştirme (Ar-Ge) ile ürün kalitesi ve verimlilik artırılabilir ancak kurulan sistemler hiçbir zaman göçmen bir kuşu misafir eden bahçenin biyoçeşitliğine sahip olamayacaktır. İnsanlık toprağı ve döngülerini halen tam olarak çözememişken, onu taklit etmeye ve yok saymaya kalkmak ne kadar doğrudur?

Mevcut endüstriyel tarım sistemi ile son yüz yılda kirlenen topraklar artık bize sağlıklı gıdayı veremiyorlar, veremezler. Ancak bunun çözümü topraksız tarım değildir. Topraksız tarımın tek ve en geçerli üretim yöntemi olacağını savunmak tam da kangren olmaya doğru giden bir kolun otorite tarafından iyileştirilmeye çalışılması yerine, kesilmesi gibidir. Ayrıca, toprağı üretimden ari hale getirip bunu meşrulaştırdığınız bir toplumda artık bir daha geri dönüş olmaz. Toprağın canlı bir varlık olduğunun unutulduğu gün, toprak artık sadece üzerine inşaat yapılacak bir “konut alanı” olarak görülmeye başlanır.


Toprağı ve canlılığı tehdit eden pestisitlerin yasaklanması için dayanışmaya katıl: Change.org/ZehirsizSofralar

Bugün artık kirlenmiş toprağımızı koruma değil, onarma noktasındayız. Tüm bu gerekçelerle, mühendislik biliminin toprağı reddetmek yerine; kirlenen topraklarımızı nasıl onarabiliriz, ona nasıl eski canlılığını ve bereketini sağlayabiliriz sorularına cevap aramaya enerji ayırması daha değerli olacaktır.

Yazı: Mehmet Gürmen – Buğday Derneği Strateji Kurulu Üyesi

Etiketler: ,

14 adet yorum var

  1. Cagri

    Topraksız tarım suni olsa bile sürdürülebilirdir. Yarın bir gün çatılarımız vs üretken hale getirilebilmesi için bir imkandır. Yatırım istediği için geleneksel tarımı kökünden kurutup yeni bir seviyeye getirme riski yoktur. Endişeler topraksız tarımdan çok gelenekselden uzaklaşmak ne kadar sağlıklı gibi en baz bir noktada toplanmakta. Bundansa herkesin kendi evinde modüler sistemler ile kendi organik üretimi yapabileceği eli toprağa değmeyen insanları bile üretken hale getirebilecek (duvarlar, okul, hastane vs çatıları, balkonlar) ölü olanları yaşamla buluşturma imkanı olan bir alandır. Kapalı devre kurulabilmesi ise hava, toprak ve su kalitesi garanti edilemeyecek bir gelecekte başlı başına bir çözüm olarak parlamaktadır.

    1. Mehmet Gürmen

      Toprağı korumaktan vazgeçelim diyorsunuz anladığım kadarıyla? Yani endüstriyel kirlilik topraklarımızı zaten bitirdi bitirecek. O zaman biz de bu yöndeki gidişe adapte olup toprak yerine duvarlarda bodrumlarda tarım yapalım. Teknik olarak mümkündür ancak buna razı mıyız? Bu gidişe bir dur demek yerine kirlenmeyi normalleştirmek oluyor biraz bu yaklaşım.

  2. Utku

    Bilimsel bir bilgi bulacağımı umarak okudum ancak, varsayımlar dan ileri geçememiş ve bilimsel temeli olmayan duygusal bir yazı olmuş maalesef.
    Hatta biraz da önyargılı.

    1. Mehmet Gürmen

      Gayet tabi ki bilimsel araştırmalar ve verilerle de desteklenebilir yazıdaki içerik. Sadece bir giriş metni olarak düşünelim isterseniz. Duygusal olması kısmını ise bir teşekkür olarak almayı tercih ediyorum 🙂

  3. Mine Pakkaner

    Bitki koruma (tarım zehirleri) nasıl bilimsel bilgi uzak bir yaklaşım. Bilgi yok ama fikir var. Bitki korumayı sadece tarım ilacı diye düşünen bir yüzeysel görüş. O zaman neden bu tuzaklar, neden bu kültürel yöntemler vs. Biyolojik ve biyoteknik mücadele neden? Beşeri ilaçlar da insan zehiridir o zaman, veterinerlik ilaçları da. Ha yoksa bir maddeyi zehir yapan dozu muydu?

    Bir de şu var, tarımda mühendisliği reddetmiyoruz demek gülünçtür, tarım akademik bir bilimdir, bir mühendislik dalıdır. Bunu söyleyenin mühendis olması da ironik.

    Aynı ormana bir avuç tohum serpersek meyve verecek yaklaşımı da nasıl ütopik. Makinenin parçaları doğaya karışır belki, ama bilgisizce saçtığınız o bir avuç tohum o ormanın sonu da olabilir. İsterseniz bir araştırın (bu arada saçtığınız tohumlarda virüs, bakteri vs olup olmadığından da emin olmalısınız, çünkü elinizle epidemi yapacak bir hastalığı da getiriyor olabilirsiniz değil mi?) Tarım ve ormancılık mekanik değil biyolojik teknik birimlerdir. Bu alt yapıyla düşünmenizi, yazmanızı dilerim.

    1. Mehmet Gürmen

      Bitki korumayı elbette sadece kimyasal mücadeleye indirgemiyorum ama bu kısmına dikkat çekmek istiyorum yazıda, o yüzden sadece “tarım zehirleri” kısmını parantez içine aldım. Yoksa organik tarımdaki biyolojik mücadele, onarıcı tarım, kültürel önlem v.b. yöntemleri derneğimiz yıllardır öneriyor ve destekliyor. Beşeri ilaçlara da muhtaç bırakmayacak hayat değişiklikleri öneriyoruz / öneriyoruz zaten bütüncül olarak gıda-sağlık meselesinde.

      Tarım bir mühendislik bilimi olarak okutulmakta ve üzerine çalışmalar yapılmaktadır ancak tarım 10bin yıl önce mühendisliğin konusu da değilken vardı ve aslında tarım yaşamın kendisidir. Yazıda buna vurgu yapmak istemiştim.

      Yazıda tohumları bilinçsizce saçalım önerisi yok, önerinin felsefesine ve niyetine odaklanmak yerine yine teknik bir detayına odaklanmışsınız. Bilinçsizce hastalık yayma kısmı da yine güncel bir sistem söylemidir zaten. Aynı zihniyet tohum takaslarına da “Ne olduğu belli olmayan tohumlar el değiştiriyor” diyerek yasaklanmasını istemektedir.

  4. Şadan Güvenir

    Doğa ana daha ne kadar bizi silkeleyecek? kendine gel diye.
    Ateşin öfkesi, değerimi bilmezsen ormanları keserek, yakar kül ederim der.
    Suyun öfkesi, değerimi bilmezsen barajlarla beni zatederek, yıkar geçerim her yeri yok ederim yok olurum der.
    Toprağın öfkesi,değerimi bilmezsen her yerimi betonla kaplarsan, sallar silkinir deviririm üzerimdeki yükü der.
    Havanın öfkesi, değerimi bilmezsen kesersen nefesimi karbon ile, ben de senin nefesini keserim görünmez bir virüs ile der.
    Doğanın bilgeliğinden, bilge değiliz. Bir anlasak !

  5. Cem

    Yazıyı ben de bilimsel bir çıktı ve çözüm ve hatta topraksız tarım için dahi daha iyileştiren bir öneri bulurum umuduyla (çok zamandır bu uzunlukta yazı okumamıştım diyerek) okudum. Maalesef bulamadım 🙁
    Ama yorum yapan insan kalitesi (söz söyleme ve nezaketiyle) beni mest etti. Yazıyı ve yorumları yazan herkesle aynı ülkede yaşadığım için çok mutluyum.
    Daha iyiye hep birlikte paylaşarak ulaşacağız inş.

  6. volkan dündar

    Ülkemizde toprak kalmadı. Biz yeni toprak üretmek zorundayız. Ortalama toprağımızdaki organik madde oranı % 1.1. Tarım yapılabilir toprakta asgari organik madde oranı % 3 olmalı. % 5 organik madde içeren toprakta her şey yetişir. 80 milyon insanın, dışkısı, idrarı, hayvanlarının atıkları, tüm gıda atıkları kompostlaştırılarak toprağa döndürülmek zorunda. Bundan başkası gevezelik.

  7. Kokopit

    Peki tükenen su kaynaklarını, tuza boğulmuş tarım arazileri, aşırı fungusit kullanımı bunları önleyebilecek miyiz? en azından şehirlerde her boş alanı gerekirse balkonları, terasları hatta kokopit torbaları ile pencerelerin önünde bile küçük çaplı üretimler yapılabilir. Ülkemizde bu zamanda bile salma su ile sulama yapan çiftçileri görmezden gelemeyiz. eşten dostan duyduğu ilaçları kullanan çiftçileri görmezden gelemeyiz. bu nedenle sadece topraksız tarımı değil sürdürüleilir tüm yöntemleri desteklemeliyiz. sadece tükenen su kaynakları için bile bunu yapmamız lazım. Bkz: 2020 aralık ayı İznik gölü 100 metre çekildi. 2020 aralık ayında Konya ovasında 650 metre çapında yeni bir obruk oluşumu keşfedildi.2020 aralık ayında İstanbul’un sadece 100 günlük içme suyu kaldığı açıklandı.

  8. ZMD

    Dünyayı kirleten ve yıpratan ana başlık insanoğlunun bizzat kendisidir. Bugün 8 milyar insanı doyurmak için suni olarak üretilen kesim hayvanlarını bir kenara bırakın, tarım için ekilen toprağın miktarını bir düşünün. Eğer 8 milyar insan olmasaydı o topraklar yine tarım alanı olacakmıydı? Doğanın gerçekten bunu istesiğine emin değilim. Klasik tarım da nihayetinde toprağın içindeki minarelleri, elementleri emiyor ve toprağı içeriksiz hale getiriyor. Ama herşeyden önemlisi DENGE. Dünya ile denge içerisinde yaşamayı öğrenemedikçe adına ne derseniz deyin sonuçta zarar eden taraf olacağız. Her türlü teknolojik atılım eğer denge içerisinde ekolojik sistem ile entegre olabilirse bu kesinlikle hakkında pozitif düşünmeye layık bir hamle olarak görülmelidir bence. Aksi halde hiç akıl kullanmamış olarak mağaradaki halimize özenmeye kadar gider bu eleştirilerin ucu.
    Bunlar da benim naçizane fikrim…

  9. Avni

    Günümüzde ki tahribatların ve kirliliğin çoğunluğu salt bilimsellik adı altında yapılmadı mı? Bilimin doğallıktan,insani değer ve öngörüden uzaklaşmaması gerektiğini düşünüyorum.Aksinin hayır getirmediği ve getirmeyeceği aşikardır.

  10. İsmail Çetintaş

    Mehmet bey,

    Yazınızı okudum. Bazı paragrafları dönüp tekrar okudum acaba yanlış mı anlıyorum diye. Naçizane bir kaç şey söylemek isterim.

    Şayet, insanlığın sadece “arayıcılık ve toplayıcılık” ile beslenmesini savunur ve bu yolda bir fiili çaba içinde olmaksızın bu yazıyı düşündünüz ise bazı noktalar fazlasıyla tartışılabilir mahiyette.

    Yazının en başında yazdığınız paragraf, “insanlığın toprağı ve döngülerini halen tam olarak çözememişken onu taklit etmeye ve yok saymaya kalkmak ne kadar doğrudur” diyor. Oysa, insan beslenmesi amacıyla yiyecek üretme girişiminin kendisi doğaya ve doğanın döngülerine müdahaledir. Var olan türlerin içinde rekabetsiz bir şekilde hamam böceği gibi üreyen insanın, beslenmek amacıyla, içinde bulunduğu doğanın döngülerini taklit etmesi, bu işlemin sürdürülebilir şekilde yapılabilmesinin de tek yoludur. Mısır, patates, fasulye, domates biberin buralarda ne işi var? Buğdayın Amerikada ne işi var? Müdahale daha buralardan başlıyor. Bu paragraf, peşin peşin “toprağın ve döngülerinin anlaşılması” çabalarına da karşı çıkıyor. Oysa, toprağın (“toprak döngüsü” iyi bir tanım değil, toprak doğadaki bileşenlerden sadece biri) ve döngülerinin anlaşılması, taklit edilmesi, gerek insan eliyle tahrip edilmiş, gerek başka sebeplerle insana yarar üretkenliğini kaybetmiş toprakların üretken hale getirebilmesinin de yegane yolu.

    Yazının bütününde, basitçe, toprakta yapılan tarım ile topraksız ortamda yapılan tarımın karşılaştırmasını yapma gayreti olduğu gözleniyor. “Topraksız tarımın tek ve en geçerli üretim yöntemi olacağını savunmak” dediğiniz şeyi kim savunuyor, bilmiyorum, duymadım da. Ancak böyle bir ikilemin varlığından söz etmek ne kadar doğru? Bunların birbirlerine alternatif olduğu da nereden çıktı? Dahası, bugün için bilfiil toprakta yapılan tarımın biyolojik çeşitliliğine dair, her daim geçerli bir tanım mı var? Göçmen kuşun uğradığı toprağın her zaman sağlıklı, üretken olduğu söylenebilir mi? Doğada, her ortamın biyoçeşitliliği maruz kaldığı koşullara göre belirlenir. Bu çeşitliliğin insan beslenmesine yaraması veya yaramaması ayrı bir konu.

    Topraksız tarımın kökeni Chinampa’lara kadar gider (Babil bahçelerine kadar gittiği söylense de net kanıtları yok). Bitki beslenmesi çok karmaşık bir konu. Gerçek şu ki, bitki nerede ve nasıl, ister insan eliyle ister balta girmemiş, ayak basmamış ormanda, ister hiç topraksız kayaların yüzünde, ister çölde, en nihayetinde inorganik beslenirler. O noktaya gelinceye kadar da içinde bulundukları ortamın kendilerine sundukları ekosistemden çok karmaşık ilişkiler ve mekanizmalarla yararlanırlar. O ekosistem, o bitkinin yaşamasına izin verebileceği gibi vermeyebilir de.

    Böyle bir konuyu tartışabilmek için öncelikle bakış açısının ne olduğu da ortaya konmalıdır. Doğaya, insan eliyle müdahalelerin ya da bunların etkisinin azaltılması bakış açısı bir şey, insan denen illetin beslenmesi başka bir şey. Yazınızda bu bakış açısını da yakalayabilmiş değilim. “Doğayı koruyalım” ya da “negatif müdahale”yi azaltalım bakış açısı, doğa korumacı, “tarım”ın azaltılması, insanın toprağa, suya, havaya doğrudan ve dolaylı her türlü müdahalesinin durdurulması veya azaltılmasını yaklaşımını gerektirir. İnsanın beslenmesi ise, insanoğlunun olabildiğince sağlıklı, yeterli ve homojen dağılmış bir şekilde besine erişebilmesi bakış açısını taşır. Burada, insan beslensin, sağlıklı da olsun ama bunu yaparken doğaya olabilecek en az negatif etki ile olsun yaklaşımı da, bilgi, araştırma, mühendislik vb. bilimum “ilerleme”yi de barındıran, zannediyorum ki esas olması gereken yaklaşım.

    Günümüzde topraksız tarım yaygın olarak, ppm mertebesinde hesaplanmış inorganik besin eriyiklerinin muhtelif su döngüleriyle bitki köklerine verilmesi yöntemiyle yapılıyor. Bunun yanında, başka maksatlarla kulanılan, içinde bir ekosistem oluşmuş suyun aynı zamanda bitki beslemesi için de kullanılması, doğrudan inorganik mineral çözeltileri yerine biyoloji de içeren organik formda çözeltilerle de yapılanları var. Ortak noktaları, ekip biçmek üzere nitelikli toprak varlığının olmadığı durumlarda, insan beslenmesi için gıda üretebilmenin de genel bir yöntemi olmaları. Bu bakımdan bir tekniktir. Bu yöntemlerle üretilen gıdanın sağlıksız olduğu da iddia edilemez, iddia edilse de ortaya konacak geçerli kanıtlar yoktur. Topraktaki mineral çeşitliliğinin daha fazla olması sebebiyle toprakta yetişenin daha sağlıklı olduğu iddia edilirse de, toprağın her daim her minerali, bitkinin istediği formda bulunduracağı var sayılamayacağından bir geçerliliği yok. Söz gelimi, selenyum içermesi beklenen bir meyve, o toprakta selenyum yok ise selenyum içermez.

    Bu bakımdan kendi adıma, kendi arazimde, lezzeti kanıtlanmış tohum çeşitleriyle, %6-7 organik maddeye sahip toprağımda, inorganik girdi ve sentetik pestisit olmadan yetiştirdiklerimi hariç tutarsam, %1’lik organik maddeli toprakta konvansiyonel tarım yöntemleriyle, sentetik pestisit kullanılarak yetiştirilmiş, çoğu zaman kalıntılı gıda yerine, topraksız tarımda yetiştirilmiş gıdayı tercih ederim. Çünkü, kullanılan suyun sadece yeteri kadar olduğunu, bitkinin büyüyüp meyve vermesi için yetecek kadar beslendiğini, kullanılan teknikler sebebiyle çok daha az (veya hiç) pestisit kullanıldığını biliyorum. Konvansiyonel tarım yöntemlerine göre doğaya en az negatif etkisi olan yöntemlerdendir.

    Yazınızda uzunca bir bölümde yer alan “motor bloğu” örneğinize de katılmıyorum maalesef. Motor bloğu, sizin de yazdığınız üzere ölü bir maddedir. Ormana bırakılır ve yeterince beklenirse önce oksitlenir, sonra bir çok tür bakteri tarafından tüketilip dönüştürülmeye başlanır. Dönüşmüş halde de toprağa ilave mineral kazandırılır (yeter ki naylon poşet olmasın). Nitekim orman, sadece yaşayanların değil, belki de daha fazla, yaşayanlara hayat veren ölülerin ortamıdır. Bu bakımdan, ormana motor bloku bırakmak yerine tohum saçmanın, insan eliyle yapılacak, bazen geri dönüşü de olmayan, motor blokundan daha ciddi bir negatif müdahale olduğu söylenebilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaş