DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

Enerjide Yeni Yaklaşımlar: Temiz, Yerel ve Yeteri Kadar

Yayınlanma Tarihi: 15 Haziran 2015
Enerjide Yeni Yaklaşımlar: Temiz, Yerel ve Yeteri Kadar

Tükettiğimiz enerji kadar, üretiminden ve üretim sırasında ortaya çıkan çevresel, sosyal ve sağlık maliyetlerinden de sorumluyuz. Bu nedenle enerjinin nasıl üretildiği kadar nerede ve hangi ölçekte üretildiği de önemli…

300 yıl öncesine kadar insanlar kandiller, gaz lambalarıyla aydınlanıyor, odun ve kömürle ısınıyor, enerji isteyen işlerde hayvanlarına ve kendilerine güveniyorlardı. Dünyanın elektrik satan ilk şirketinin San Fransisco’da kurulmasının üzerinden sadece 135 yıl geçti. Enerjinin büyük tesislerde, merkezi olarak üretilip yayılmasının 100 yıldan biraz fazla bir mazisi var.

Enerji üretimi arttıkça üretilen enerji de yetmemeye başladı. Üretimde kullanılan fosil yakıt ve nükleer teknolojisi -iklim değişikliğinden, radyoaktif kirliliğe kadar- gezegenimizdeki yaşamı tehdit eder hale geldi. Enerji ayak izimiz giderek büyüdü. Ayak izlerimizin büyüklüğü, enerjiyi ne kadar kullanıldığımız kadar, kullandığımız enerjinin nasıl üretildiğiyle de ilişkili. Enerji talebimiz arttıkça, üretim ve üretim sırasında ortaya çıkan çevresel, sosyal ve sağlık maliyetleri de artıyor. Petrol ve kömür gibi fosil yakıtlardan enerji elde ederken salınan zararlı gazların, soluduğumuz havayı nasıl kirlettiğine, iklimleri nasıl değiştirdiğine, ortaya çıkan kirliliğin ve değişen iklimlerin suyu, toprağı, bitki ve hayvan türlerini nasıl tehdit ettiğine ilişkin veri ve raporlara her geçen gün bir yenisi ekleniyor.

Harcadığımız enerjinin yaklaşık yüzde 70’i fosil yakıtlar ile çalışan santrallerden, yüzde 25’i HES’lerden geliyor. Ve bu santrallerde üretilen enerji için ödenen tek bedel para değil: Kömür madenlerinde zor şartlarda, hayati risk altında çalışan insanların yaşamından iklim değişikliğine, santral çevresinde yaşayan insanların yakalandığı hastalıklardan derelerin kurumasına, yerel halkın susuz kalmasından santrallerde kullanılan tatlı suyun giderek azalmasına kadar ciddi bedellerle karşı karşıyayız.

Bir örnek: TÜİK’in verilerine göre, termik santraller 2012 yılında 128 milyon metreküp tatlı su tüketti. Tüm termik santrallerden salınan atık (kül, cüruf, uçucu kül, alçıtaşı) 19,3 milyon tonu buluyor.

Health and Environment Alliance adlı uluslararası kuruluşun yayımladığı ”Ödenmeyen Sağlık Faturası: Türkiye’deki Kömürlü Termik Santraller Bizi Nasıl Hasta Ediyor?” başlıklı rapora göre; kömürün sağlık üzerindeki etkilerinin ekonomik maliyeti yılda 2,9 ila 3,6 milyar avro arasında. Eğer planlanan 80 yeni termik santral yapılırsa bu fatura daha da kabaracak. Elektrik üretimi için kömür kullanımının Türkiye’ye sağlık maliyeti; her yıl en az 2 bin 876 erken ölüm, yetişkinlerde 3 bin 823 civarında yeni kronik bronşit vakası, 4 bin 311 hastane başvurusu ve 637 bin 643 kayıp iş günü…

Çalışmanın sonuçlarına göre, Türkiye’de PM (parçacıklı madde) maruziyetine atfedilebilen sağlık sorunlarının yüzde 20’si termik santrallerde yakılan kömürden kaynaklanıyor. Bu kirleticilere uzun süreli maruz kalmanın etkilerinden bazıları; bronşit, amfizem ve akciğer kanseri gibi kronik solunum hastalıkları ve kalp krizi, konjestif kalp yetmezliği ve kardiyak aritmileri gibi kalp-damar hastalıkları.

Bütün bu etkiler, enerjiyi talep ettiğimiz sürece, her bir kilowatının nasıl üretildiğinden de sorumlu olmayı gerektiriyor.

Enerji ihtiyacını yeniden tanımlamak

Enerji üretiminin neden olduğu tahribatı azaltmanın yolu, öncelikle enerji ihtiyacımızı hem bireysel hem de ülke olarak yeniden ele almaktan geçiyor.Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda 2013 için öngörülen elektrik enerjisi talebi, 295 bin 500 GWh olduğu halde, 2013’de bu rakam 245 bin GWh olarak gerçekleşti, yani tahmin edilenin yüzde 20 altında kaldı.

WWF-Türkiye’nin yayımladığı Yenilenebilir Enerji Raporu da, resmi projeksiyonların enerji ihtiyacını abarttığını ortaya koyuyor. Rapora göre, 2030 yılında elektrik talebinin 620 TWh’a çıkacağını belirten resmi projeksiyonların aksine, var olan politikaların devam etmesi halinde Türkiye’nin enerji talebi sadece 462 TWh’a çıkacak. Yani 2030 projeksiyonlarının yüzde 25 altında gerçekleşecek.

Bu veriler, ihtiyaçmış gibi gösterilen pek çok enerji yatırımının gereksizliğini ortaya koyuyor ve ”Türkiye’nin hızla yeni enerji santralları kurmaya ihtiyacı olduğu” bilgisi, iddia olmaktan öteye gitmiyor.

Sonuç olarak enerji ihtiyacımız iddia edilen kadar değil ve kurulması planlanan termik santrallere de, nükleer santrallere de ihtiyacımız yok.

Bilimsel raporlara göre; yükselen enerji talebini yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamak mümkün. Yenilenebilir Enerji Raporu’na göre, Türkiye’nin 2030 yılında elektrik enerjisi talebinin neredeyse yüzde 50’sini yenilenebilir kaynaklardan, yani güneş, rüzgâr ve sudan sağlanabilir. Elektrik enerjisi yoğunluğunun 2023’e kadar yüzde 20 azaltılması hedefleniyor. Enerji tasarrufu ve enerji verimliliğine yönelik politikalar ise kişi başına düşen elektrik tüketiminin sabitlenmesini sağlıyor.

Nasıl, nerede ve hangi ölçekte?

Enerjinin yenilenebilir kaynaklardan sağlanması, onun temiz ve adil olduğu anlamına gelmiyor. Sadece termik santraller için değil artık devasa büyüklükteki rüzgâr türbinleri için de zeytin ağaçları kesiliyor; köylünün bağı, bahçesi elinden alınmak isteniyor; projeler yaşam merkezlerinin hemen yanı başında, insan ve orada yaşayan diğer canlıların yaşam alanı ve sağlığı düşünülmeden yapılıyor. Oysa bu santraller kurulurken iklim dengesine duyulan hassasiyetin, kuş göç yollarına, orman ekosisteminin bütünlüğüne ve çevresinde yaşayan insanların yaşam alanlarına da gösterilmesi gerekiyor.

Elektrik üretimi merkezileştikçe daha geniş alanlara ihtiyaç duyuluyor. Sadece kendi yerel çevresine enerji sağlayan küçük RES’ler ve HES’ler sorun yaratmazken, merkezi sisteme enerji sağlayan devasa HES’ler ve RES’ler ormanları, tarlaları, bahçeleri, dereleri işgal ederek, çevresel etkinin yanında derin sosyal yaralar açabiliyor.

Oysa bir evin ya da bir köyün ihtiyacını karşılayabilecek ölçekte bir RES ya da HES’in, inşaattan işgal ettiği alana kadar pek çok konuda neden olduğu etki; binlerce kilometre uzaklıktaki kentlere enerji üreten devasa rüzgâr çiftliklerinden ve HES’lerden çok daha tolere edilebilir. Bu nedenle, gıdada olduğu gibi enerjide de yerellik önem kazanıyor.

Günümüzde dünyanın pek çok yerinde kasabalar, mahalleler, köyler ve evler, kurdukları güneş, rüzgâr ve su sistemleriyle kendi enerjilerini üretebiliyor. Küçük Güzeldir kitabının yazarı E.F. Schumacher, insanın kâr, verimlilik ve kalkınma peşinde koşarken gerçekte verimsiz, sürekliliği olmayan ve tüketen bir geleceğe koştuğunu savunuyor. Enerjide de sürdürülebilir bir model için, daha az tüketimle birlikte, enerjiyi har vurup harman savurmadan verimli kullanan mekanizmaların hayata geçirilmesi ve belirlenen ihtiyacın büyük ve merkezi santraller yerine, yerelde ve küçük ölçekte yenilenebilir kaynaklardan sağlanması mümkün.

”Fazla enerji tüketimi gelişmişlik göstergesi değil”

İstanbul Politikalar Merkezi’nde kıdemli uzman, Üç Ekoloji Yayın Yönetmeni, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi aktivisti, Yeşil Gazete yazarı Ümit Şahin’e göre, enerji ihtiyacının katlanarak artacağı düşüncesi, büyüme hızı tahminlerinin yüksek tutularak doğrusal kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Haliyle, yüksek bir talep tahmini yapmak, gereksiz enerji yatırımlarının önünü açıyor. Şahin, enerji politikalarında temel yaklaşımın sürdürülebilirlikle birlikte, iklimin ve ekolojinin korunması olması gerektiğini söylüyor: “Ancak tek sorun, talebi yüksek tahmin etmek değil. Enerji politikalarının talep yönetimi şeklinde kurgulanması başlı başına yanlış. Talebin mümkün olduğunca yükselmesini sağlamaya çalışan, fazla enerji tüketiminin gelişmişlik göstergesi sayıldığı bir anlayış yanlıştır.”

İTÜ öğretim üyesi, iktisatçı Dr. Ahmet Atıl Aşıcı da, “Türkiye’nin büyümek için bu kadar enerjiye ihtiyacı var mı, sorusu sorulmadan yapılacak her türlü düzenleme, geçici bir yama olarak kalmaya mahkumdur” diyor. Aşıcı, 2000’li yılların başlarından itibaren ekonomik yapının giderek enerjiyi daha yoğun olarak kullanan sektörlerin hakimiyeti altına girdiğine dikkat çekiyor. Bu sektörler eliyle sağlanan “yüksek” ekonomik büyümenin seragazı emisyonlarını da artırdığını ve bu hedefin, Türkiye’yi kirli ve enerji-yoğun sektörlerin tuzağına ittiğini belirtiyor:

“Gelişmiş Batı ülkelerinde kimse bu tür sektörleri ülkesinde tutmak istemiyorken Türkiye bu sektörlere kapısını açtı. Ve çoğuna ‘mucize’ olarak görülen ekonomik büyüme bu sayede sağlanmış oldu. Bir adım geri atıp değerlendirdiğimizde, bu yapının ne ekonomik ne toplumsal ne de ekolojik olarak sürdürülebilir olmadığını görüyoruz. Bu bozuk yapı altında büyümeye çalışınca Türkiye cari açık veriyor. Bunu kapatmak için yerli kömürü ve yerli kömürle çalışacak termik santralleri teşvik edip, işçi güvenliğini hiçe sayabiliyor. Bu yapıda ısrar edince, Soma ve Ermenek’te olduğu gibi işçi cinayetleri devam edecek. Yine bu bozuk yapıda ısrar ettikçe bu madenlerden çıkacak kömürle çalışacak termik santral inşaatı için Yırca’da zeytin ağaçları kesilmek zorunda kalınacak.”

Az ve verimli olması yeterli mi?

Ümit Şahin’e göre her ne kadar yeşil bir enerji politikasının birinci ayağı, temiz yöntemlerle daha fazla enerji üretmek değil, enerjiyi az tüketmek ve verimli kullanmak olmalı. Ancak bu da yeterli değil. Ümit Şahin çözüm için önerilerini şöyle sıralıyor:

”Her enerji yatırımı ya da ekonomi alanında yapılacak her türlü projenin (ister bir maden ya da HES, ister bir otoyol ya da sanayi tesisi, isterse bir rüzgâr türbini olsun), ayrıntılı etki değerlendirmelerine tabi tutulması gerekiyor. Rüzgâr santrallarında da tüm diğer projelerdeki gibi çevresel etki değerlendirilmesi yapılmalı. Rüzgârın yenilenebilir ve temiz enerji olması ÇED’den muaf kılmayı gerektirmez. Tarafsız ve bilimsel bir ÇED süreciyle çevreye etkileri saptandığı gibi, Türkiye’de henüz olmayan ekolojik ve sosyal etki değerlendirmeleri de yapılmalı. Halkın katılımı son derece önemli. Yerel halkın bilgilendirilmediği, görüşünün ve onayının alınmadığı hiçbir yatırım kabul edilemez. Türkiye’nin en kısa zamanda halkın bilgilenmesi ve katılımı konusunda bir çerçeve sağlayacak olan Aarhus Konvansiyonu’nu imzalaması gerek.

Rüzgâr ve güneş tesisleri insanların kabul edeceği, ekonomik olarak da fayda sağlayacağı şekillerde yapılmalı. Bunun en iyi yolu, merkezi ve büyük yenilenebilir enerji yatırımları yerine küçük, ademimerkeziyetçi enerji sistemleri kurmak. Almanya gibi bazı ülkelerde kooperatiflerin, toplulukların, köylerin, hatta evlerin kendi enerjilerini ürettiği küçük, şebekeden bağımsız yenilenebilir enerji yatırımları yapmalarının önü açıldığı için güneş ve rüzgârın payı bu kadar yükseldi. Türkiye’de de enerji üretimini sadece ticari bir iş olmaktan çıkarmak ve herkesin kendi enerjisini üretmesini sağlayacak mekanizmalar kurmak gerek.”

”Her yerelin ihtiyacı farklı”

Ahmet Atıl Aşıcı, yenilenebilir enerjinin Türkiye’nin enerjide dışa bağımlı yapısını kırıp cari açığın kapanmasına katkı koyacağını belirtiyor ve “yerel”in önemine dikkat çekiyor: “İdari reform zorunlu. Enerji üretimi gibi kararlar Ankara’da değil yerelde alınabilmeli. Katma değeri düşük demir-çelik ve çimento tesislerini beslemek için kurulacak büyük ölçekli rüzgâr satralleri, sürdürülebilir olamayacaktır. Köyünde huzur içinde yaşayan insanlar yaşam kalitesinden bu sektörlerin enerji ihtiyacı için vazgeçmek zorunda bırakılmamalı. Her yerelin enerji ihtiyacı farklı ve bunu talep etmeye hakkı var.”

Akıllı mimariler…

Giderek merkezileşen/metropolleşen dünyada, tüketenlerin üretimden kopuk olması, tahribatın ve yok oluşun boyutlarının fark edilmesini engelliyor. Sıcak evinde/ofisinde elektrikli aletlerinin keyfini sürenler, harcadıkları enerjinin, sofrasına gelen yiyeceğin, çeşmeden akan suyun nasıl, nerede, hangi bedelle ayağına geldiğini düşünmüyor.

İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi, doğabilimci Prof.Dr. Nüzhet Dalfes, ”Kimsenin enerji diye bir derdi yok; insanlar çeşitli formlarda enerji gerektiren ‘hizmetlerin’ peşinde” diyor ve ekliyor: “İnsan şu veya bu şekilde A noktasından B noktasına gitmek istiyor; yoksa aracın elektrikli mi, benzinli mi yoksa biyodizelli mi olduğu umurunda değil. Benzer şekilde, yemeğini kolay kullanılır bir ocakta pişirmek istiyor; bu doğal gaz da olabilir, odun yakan bir kuzine de, elektrikli ocak da. Veya sıcak suyla duşunu yapmak istiyor; neyle ısındığı ise umurunda değil.”

Dalfes, bazı hizmetler için rahatlıkla yerel enerji kaynaklarının kullanılabileceğini söylüyor: ”Daha akıllı mimarilerle gün ışığından daha çok yararlanalım; duş suyumuzu güneş kollektörleri ile ısıtalım. Ve elektrik enerjisini sadece, başka enerji kaynağıyla çalışmayan araçlarda (biyodizelle çalışan bilgisayar yok bildiğim kadarıyla) kullanalım. Yerleşim yoğunluğu hizmet ihtiyacı yoğunluğunu getiriyor olsa da, uygun mimari, donanımlar ve örgütlenme ile merkezi kaynaklara bağımlılık ciddi ölçüde azaltılabilir. Esas olan, kaynak çeşitliliğidir.”

Kentlerin giderek şişmesinin ardında yatan, kırsaldan kente göçü önleyecek doğa dostu ekonomik ve sosyal reformların gerçekleşmesinde, yereli besleyen temiz enerji yatırımlarının önemli rolü var. Karar vericilerin, dağıtımda yüzde 13’e varan kayıp ve kaçaklara neden olan merkezi sistem enerji üretim ve dağıtımı yerine; yerelin olanaklarına ve ihtiyaçlarına yönelik, küçük ölçekli enerji yatırımlarına yönelmesi, çevresel, sosyal ve sağlık maliyetlerini azaltma yolunda önemli bir kilometre taşı olabilir.

Henüz yorum yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş