ENGLISH


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




Nazar Boncugu
Kategoriler: Gelenekler ve Yerellik,
Tarih: 01-Nisan-2004
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


Görece’nin, Kemalpaşa’nın fırınlarına giren camlar, ustaların ellerinde yeniden doğuyor boncuk olarak...

YEMYEŞİL bir arazinin ortasında tuğladan yapılmış dört duvar; üzerinde ahşap bir dam. Önünde kırık cam parçaları, tenekeler, şişeler, odunlar… Odanın tek penceresi gün ışığı gelmesin diye kumaş ve naylon parçalarıyla kapatılmış. Açık kapıdan giren ışık içeride çalışanların malzemeleri seçmeleri ve birbirlerini görmeleri için yeterli. İçeride, dört gözünden ateşler saçan bir ejderhayı andıran, kerpiçle sıvanmış yerden bitme kubbe şeklinde bir ocak var. Ocağın ağzından sürekli odunlar sürülüyor… Oda dumanlı ve sıcak. Ocağın gözlerinden içeriye beyaz renkli ya da saydam cam parçaları atılıyor küreklerle. Cam parçaları, gözlerin içine sokulan demirlerin ucunda eriyerek macun haline geliyor. Ustalar ellerinde demirler eriyen camı karıştırıyor durmadan… Kıpkırmızı kor halindeki gözün içinde macun haline gelen cam, odanın bir köşesine bırakılıyor. Diğer köşelere ayrı ayrı sarı ve mavi camlar yerleştirilerek erimeye bırakılıyor. Ama ocağın içinde bütün camların rengi aynı; kıpkırmızı macunlar. Ustalar ayırdıkları parçaların rengini ancak koydukları yere göre ayırt edebiliyorlar. Ustalardan biri ocaktan aldığı kor halindeki cam parçasıyla sigarasını yakıyor, sonra dışarı çıkar çıkmaz rengi maviye dönen parçayı yine ocaktaki yerine bırakıyor. Sonra bana dönerek; "Birkaç deneme yapalım mı?" diye soruyor. "Tabii," diyorum ve heyecanla bu ateş parçalarının nasıl nazar boncuğuna dönüşeceklerini izlemeye koyuluyorum.

Mehmet Usta, ocağın önüne küçük bir yassı taş yerleştiriyor. Eline aldığı ince uzun bir demirle ocağın içindeki macunlardan birinden küçük bir parça koparıyor. Demiri döndürerek dışarıya çıkarıyor ve taşın üzerine koyar koymaz, diğer elinde tuttuğu sacla üzerine bastırıp camı yassılaştırıyor. Cam, birkaç saniyede kırmızıdan laciverte dönüşürken, üzerine sırasıyla ocaktan aldığı beyaz, sarı ve lacivert noktaları yerleştiriyor. Bütün bu işlem bir dakika bile sürmüyor. Mehmet Usta rengi de ekledikten sonra, hafifçe vurarak demiri boncuktan ayırıyor ve gözün yanındaki küçük odalardan birinde "soğumaya bırakıyor." Bir yandan karanlık, diğer yandan da Mehmet Usta’nın seri hareketleri boncuğun renklerini fark etmemi engelliyor. Boncuğa, sabaha kadar soğuyacağı deliğe konmadan önce dışarıda gün ışığında bakmak istediğimi söylüyorum. Mehmet Usta’yla birlikte ocağın çevresinde çalışan diğer ustalar da, kafalarını kaldırıp hep bir ağızdan "olmaz" diyorlar. Mehmet Usta açıklıyor: "Boncuk daha çok sıcak, ışık ve ısı farkı boncuğu bozar, çatlatır." Israr etmiyorum ama ustalardan biri "Hadi senin için bir boncuk feda edelim, bir bak," diyor ve yaptığı boncuklardan birini demirin ucunda dışarıya çıkarıyor. Boncuğu, çimenlerin üzerine koyup fotoğrafını çekiyorum. Çimenlerin bir bölümü yanıveriyor. Boncuğun yarısı simsiyah oluyor, renkleri birbirine karışıyor.

Yeniden karanlık ve sıcak odaya dönüyoruz. "Nazar boncuğuna nazar değdi," diyorum. Mehmet Usta, "Biz yapıyoruz ama nazar garantisini vermiyoruz," deyince kahkahalar yükseliyor ocağın etrafından… Ustalar bu ocağın başında günde 7-8 saat çalışıyorlar. Aralarındaki konuşmalar, aşıkların atışmalarını aratmıyor. Bütün gün birbirlerine takılıp duruyorlar. Sohbet eğlenceli olmazsa, ocağın önünde saatler zor geçer. Bazen biri, boncuklara dalıp gidiyor ve diğerinin esprisiyle uyanıveriyor bu renkli dünyadan. Belli ki renkli sohbetleri, zengin gönülleri olmasa, bu renksiz ve karanlık odadan, kırık cam parçalarından rengarenk boncuklar çıkması imkansız. 

Bazen günde 500, bazen de 1000 boncuk yapıyorlar. Mehmet Usta 35 yıldır boncuk yapıyor. Eskiden boncukçuluk babadan oğula geçermiş. Ama artık yeni nesil pek ilgilenmiyor boncukla, boncukçulukla. Türkiye’de yaklaşık 100 yıldır boncuk yapılan iki köyde; Kemalpaşa ve Cumaovası-Görece Köyü’nde yaklaşık 50 usta var, boncuk yapan. Onların yaptığı boncuklar sadece Türkiye’ye değil, bütün dünyaya dağılıyor.

Mustafa Kemal Karademir, bu işin en eskilerinden. 78 yaşındaki Mustafa Usta, 60 yıl o loş ve sıcak odadaki fırının önünde yüzbinlerce boncuk üretmiş. İzmir’in kenar mahallelerinden birinde buluyoruz onu. Beş yıl önce felç geçirdiği için artık boncuk yapamadığını söylüyorlar. Ancak o, gözleri iyi görmediği için boncuk yapamadığını söylüyor. Yoksa "Bak, ellerim çalışıyor," diyor avucunu açıp kapatarak...

Ağır işittiğinden kulağına doğru bağırarak soruyorum sorularımı… O da yakınımda olmasına rağmen, sözünü işitebilmek için bağırarak anlatıyor öyküsünü; 13 yaşında başlamış boncuk yapmaya. Daha öncesinde bulabildiği tek iş olan iplik fabrikasında çıraklıkla atılmış hayata. 7-8 ay çalıştıktan sonra parası az gelmiş. Pek de ısınamamış bu işe zaten. O zamanlar Kadifekale’de otururlarmış. Arabistan’dan gelen Hüsnü, Halil ve Selim Ustalar 1930’lu yıllarda Kadifekale’de ocak açınca, ona da iş çıkmış.

"Arap ustalar, beni çırak olarak yanlarına aldılar. O zamanlar deve boncuğu yaparlardı. Kalın demirlerle yapılan kalın boncuklardı bunlar. ‘Katır parmağı’ dediğimiz bu boncuklar develerin boynuna asılırdı... Günde 25 kuruş veriyorlardı. Ekmeğin okkası 6 kuruştu. Etin kilosu 16 kuruştu. Babam da 45 kuruş alıyordu. İyi paraydı senin anlayacağın. Mükemmel geçiniyorduk…"

Bir yıl çalışmış kalfanın yanında Mustafa Karademir. Sonra da "boncuğa oturmuş". 100 boncuk yapınca 50 para (40 para 1 kuruş) alıyormuş. Önceleri günde 2000 boncuk, eli alıştıktan sonra günde 2 bin 500 boncuk yaparmış.

"Çok hızlı boncuk yapardım. Benim üstüme adam yoktu. Evimizin kirası 50 kuruştu. Ben boncuk yaparak öderdim o kirayı."

Onun gibi çıraklar arasında ilk göz boncuğunu arkadaşı İbrahim Koçtaş’ın yaptığını anlatıyor. İlk çakır göz boncuğunuysa kendisi yapmış; küçük bir kız çocuğunun çakır renkli gözlerine bakarak…

Sonra da çeşit çeşit, renk renk göz boncukları yaratmaya devam etmişler.

Mustafa Usta, "Araplar nazar boncuğunu yapıyorlardı. Ama bizde sadece patron yapardı. Ben yapmaya uğraşırdım. Hastalanınca, yerine ben oturdum ve baş kalfası oldum," diye anlatıyor. Sonradan kendi ocağını açmış. İki oğluna öğretmiş işi. Yaz-kış çalışarak ekmeklerini boncuktan çıkarmışlar; "Yazları 30-40 derecede çalışırdık. Alışıyor insan sıcağa. Bir keresinde göğsüme derece koydum. Derece yükseldi, yükseldi, bozuldu. Sırtımız üşür, alnımız terlerdi."

Şimdi o torunu, torunlarının çocuklarıyla birlikte otururken, iki oğlu boncuk işini sürdürüyorlar.

Bugün dükkanlarda gördüğümüz, evimizin bir köşesini ya da takılarımızı süsleyen boncuk modellerinin birçoğu onun ve mesai arkadaşlarının icadı; "Bir sürü arkadaşım, tek beyaz üzerine nokta yapardı. Bunlara temiz göz boncuğu denir. Çocukların omzuna bağlarlar. Biz çok modeller geliştirdik. Zevk işidir bu. Balıklar, peçetelikler, karagözler, damlalar…"

Peki ya nazar boncuğu? Bu boncuğun özelliği nedir ki, kem gözlerden korusun çocukları... Mustafa Usta asıl nazar boncuğunun mavi üzerine sarı renkli olduğunu anlatıyor. Çünkü sarı rengin içinde kurşun var. Ve asıl nazardan koruyan da kurşun... "Hani insanlar nazar var mı, diye kurşun döktürürler ya. Nazar boncuğundaki kurşun da, nazarı kovuyor," diyor.

Mustafa Usta, pek de aldırış etmiyor bu konuya. Onu boncuğun anlamından çok öyküsü ilgilendiriyor. Nazarı, nazarlıkları fazla konuşmadan boncuk ocağının yapılışını anlatıyor, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya özen göstererek; "Önce bir çukur kazarsın odanın ortasına. Sonra 12 sıra ateş tuğlasıyla nal şeklinde örersin ocağın duvarlarını. Üstüne de beş tuğla koyup kaç kişi çalışacaksa macun tablasındaki gibi bölersin odalara... Sonra da nal şeklindeki fırının ağzını odun sürecek şekilde açık bırakıp odaların üstünü kerpiçle sıvarsın. Odaların içinde bir defaya mahsus cam fabrikalarının artıklarından bir madde eritirsin. Bu madde bir kere erir ve olduğu yere yapışır. Böylece bu odanın içinde boncuk yapmak için eritilen camlar toprağa karışmaz."

Mustafa Usta, boncuk fırınında yakılacak odunun da önemli olduğunu söylüyor. "Çam odunundan başkası olmaz. Çünkü en iyi alevi o verir," diyor.

Ayrıntılardan sonra boncuk fırınındaki günlük işleyişi anlatıyor Mustafa Usta. "Cam ve boya akşamdan atılır, karıştırılır. Sabah herkes sırayla 05.00’te ocağı yakar. Camın erimesi için ocağın içindeki ısının 1000-1200 dereceye kadar çıkması gerekiyor. Macun haline gelmesi içinse 800 derecelik bir ısı yeter. Camı ocağa attıktan 1.5-2 saat sonra erir. Herkes gelir oturur ve başlar işini yapmaya..."

Bunları anlatırken 60 yılın anıları geçiyor gözlerinin önünden belli ki. Özlüyor boncuk yapmayı. Tesellisi oğullarının da onun izinde gitmesi. Kim bilir belki torunları da...

Görece ve Kemalpaşa’da yapılan boncukların büyük bir kısmı İzmir’de Kemeraltı’ndaki küçük bir dükkana getiriliyor çuvallarla; oradan da Türkiye ve dünyaya dağılıyor.

Kemeraltı’ndaki dükkanda yerden tavana her yer mavi, sarı, yeşil, kırmızı boncuklarla kaplı. Dükkanın önünde fırından taze çıkmış boncuklardan, takılar ve hediyelik eşyalar yapan Hüseyin Alp, dededen boncuk tüccarı. 1983 yılında eczacı kafası olarak çalışırken babası rahatsızlanınca kendi deyimiyle "boncukçu" dükkanında buluyor kendisini. Ama boncuk satmadan önce ocağına gidip işi öğrenmek istiyor: "Elime uzun bir demir verdiler. Cam sıcakken bu demiri sarar, ama ocaktan çıktıktan birkaç saniye sonra demir camı bırakır. O zaman ben bunu bilmiyorum. Elimdeki demirle camı ocaktan çıkarttım, boncuğu yapacağım ama bir türlü demirden kurtaramıyorum. Ustalar gülmekten kırıldılar. Bunun için çok ani ve usta hareketler gerekiyor. 3-4 saatlik bir çalışmayla basit bir boncuk yapmayı başardım. İnsan çalışırsa 2-3 ayda işi tam anlamıyla öğrenir. Ancak ustalaşmak zaman ister."

Hüseyin Alp, bir zamanlar nazara inanmazmış. Ama başına gelen bir olay sonunda nazarın ne denli güçlü bir enerji olduğunu kabul etmiş. "Bir gün dükkana bir müşterimiz geldi. Dükkana girdiği andan itibaren farklı sözler söylemeye başladı... Bildiğiniz hasetlik dolu sözler. Dükkandan çıkar çıkmaz, durup dururken vitrindeki raf olduğu gibi indi aşağıya. O kadar boncuğun içinde nasıl oldu bilmem. Ama o boncuklar olmasaydı ne olurdu kim bilir?" Hüseyin Alp’e göre, nazar boncuğunun kötü enerjiyi kovmasının sırrı üzerindeki renklerde. Kötü niyetle bakan insanların bakışlarının boncukta toplandığına inanıyor.

Kemeraltı’ndaki küçük dükkana gelenlerin sayesinde deyim yerindeyse oldukça geniş bir "nazarlık kültürü"ne sahip Hüseyin Alp. Dükkanında sattıkları da sadece göz boncukları, takılar ve hediyelik eşyalar değil elbet. Nazara karşı koruyan her türlü boncuğu onun dükkanında bulmak mümkün.

Nazara karşı Türkiye’de çeşit çeşit boncuk kullanılıyor. Yörükler "dilgöz" adını verdikleri deve boncuğunu çocuklarına, develerine ve kemerlerine takıyorlar. Aynı boncuğa, Karadeniz’de "yılan başı", Antep’te "it boncuğu" diyorlar. Bu boncuklar Filipinler’den gelen deniz kabuklarından yapılıyor. Amerikalılar ise genelde yeşil boncuk istiyorlar.

Görece’nin, Kemalpaşa’nın fırınlarına giren camlar, ustaların ellerinde yeniden doğuyor boncuk olarak... Loş ve sıcak bir odadan çıkıp Kemeraltı’ndaki tarihi dükkana getiriliyorlar. Bazısı bakırlar, gümüşler, derilerle süsleniyor, bazısı tek başına mağrur bekliyor sahibini... Bazısıysa kötü gözlerden korumak için sabırsızlanıyor, yeni doğmuş bebekleri, yeni evli çiftleri, evleri, eşyaları, cüzdanları, çantaları, arabaları, iyi süt veren inekleri, yarış atlarını, köpekleri, kedileri, koyunları, keçileri, develeri, tarlaları, ağaçları, çiçekleri...

Haber No: 86
comments powered by Disqus