-- GÜNCEL PROJELER:
-- GEÇMİŞ PROJELER:


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




Tüketici gücün başarı öyküsü
Kategoriler: Koruyucu Sağlık ve Beslenme, G.D.O., Kullanım Alışkanlıkları
Tarih: 18-Temmuz-2005
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


Dünyanın birçok yerinde çevreci örgütler ve bilgilendirilmiş tüketiciler genetik mühendisliğini yiyeceklerden nasıl uzak tuttular? Genetik mühendisliği şirketlerinin verdiği büyük sözler ve ürünlerinin büyük başarısızlıkları...

MUTFAKLAR için lisansla üretilen ilk GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) bitki olan "FlavrSavr" domates, basında büyük bir gürültü yaratarak ve GDO’lu bitkilerin “parlak” geleceği iddialarıyla 1994 yılında pazara sunuldu. Ancak tüketiciler tarafından kabul edilmemesi üzerine, tanıtımından sadece üç yıl sonra süpermarket raflarından kalktı.

GDO’lu domates üretiminde kullanılan 200,000 hektar topraktan bugün geriye hiçbir şey kalmadı. Sonraki yıllarda GDO’lu patateslerin başına gelenler ise bundan biraz farklıydı. 1995’te Monsanto şirketi Yeni Yaprak patatesi için ABD denetleme sisteminden onay aldı. Ancak McDonald’s, Burger King, Frito-Lay ve Procter&Gamble’ın da içinde bulunduğu birçok büyük patates işleyicisi sadece GDO’lu olmayan patates çeşitleri kullanma konusunda hemfikirdi. GDO’lu patatesler ABD patates pazarının %2-3’ünden fazlasını hiçbir zaman elde edemedi. 21 Mart 2001’de Monsanto Yeni Yaprak patateslerinin üretimine devam etmeyeceğine dair raporları onayladı. 

Nestle şirketi tarafından “genetik olarak değiştirilmiş” etiketiyle özellikle Alman pazarı için üretilen ve büyük reklam bütçesiyle tüketicilerin genetik mühendisliğine geleneksel karşı çıkışlarını kırmaya çalışan Butterfinger çikolata da bir fiyaskoya dönüştü.

Bir Greenpeace kampanyasında, ürünün kendileri için özel olarak tasarlandığı gençler Nestle ürünlerini satın almak yerine GDO’lu gıdalara “Hayır” dediler. Butterfinger çikolata bugün Avrupa pazarı için GDO’lu malzemeler kullanılmadan üretiliyor.

GDO endüstrisinin son büyük geri adımı ise henüz pazara giriş izni alınmadan atıldı. Yıllar süren uzun araştırmalar, saldırgan kulis çalışmaları ve harcanan milyonlarca ABD doları sonrasında dünyanın en büyük GDO şirketi Monsanto, GDO’lu buğdayı piyasaya sunmaktan vazgeçtiğini Mayıs ayında açıkladı.

Bu olayda da, Avrupalı tüketicilerin ve dolayısıyla Kanada’daki buğday üretici ve ihracatçılarının başa çıkılamayan reddi önemini kanıtladı.

GDO’lu gıdalar etiketlendiğinde ya da insan gıdasına yeterince yaklaştığında, bu ürünlerin Avrupa çapında süpermarket raflarındaki “hayatta kalma süresi”nde önemli ölçüde düşme eğilimi vardır. 18 Nisan 2004’ten beri AB’de yeni bir etiketleme talimatnamesi yürürlüktedir. Bu talimatnameye göre AB pazarında satılan ve genetik yapısı değiştirilmiş organizma (GDO) içeren yada GDO’lardan yapılan bütün gıda ve yemler etiketlenmek zorundadır. Sadece %0.9’a kadar olan kasıtsız kirlenmeye göz yumulabilmektedir. Firmaların anketlerine göre ve “gen dedektifleri”nin (Greenpeace’e bağlı çalışan ve süpermarket raflarında etiketlenmiş GDO arayan tüketiciler) yürüttüğü çalışmaya dayanılarak, birkaç istisna dışında Avrupa gıda pazarında GDO gıda bulunmadığı iddia edilebilir. (AB’de bulunan GDO gıda maddelerinin sürekli güncellenen listesi için www.greenpeace.org/stopGMO) Avrupa çapındaki tüketici anketlerine göre GDO’lu gıdaların sürekli reddedilmesiyle birlikte tehlikeli görülen “tasarlanmış gıdalar” da Avrupalıların üçte ikisi tarafından reddediliyor. Tüketicilerin GDO’lu gıdalara karşı eleştirel bir yaklaşımla satın alma kararlarını verebilmeleri için bu ürünlerin anlaşılır şekilde etiketlenmesi gerekiyor.

Dünyanın her yerinde her geçen gün daha fazla ülke tüketicilerin dileklerine cevap veriyor ve bu amaca yönelik yasal düzenlemeler yapıyor. Avrupa Birliği bu konuda öncülük ederken Brezilya, Avustralya, Rusya ve Çin gibi diğer büyük pazarlar onu takip ediyor. 

Kuzey Amerika ise önemli bir istisna oluşturuyor. Burada gıda endüstrisi, Amerikan Gıda Üreticileri (Grocery Manufactrers of America, GMA) federasyonunun çıkarlarına hizmet eden faaliyetleri liderliğinde tüketicileri yanlış bilgilendirmeye, “…devletin zorunlu etiketleme sistemi tüketiciye hiçbir önemli ve yararlı bilgi sağlamaz.

Hatta araştırmalar, biyoteknoloji ürünlerinin zorunlu olarak etiketlenmesinin tüketici üzerinde yanlış yönlendirme etkisi olduğunu göstermektedir…” diyerek devam ediyor. Anketler ABD’deki tüketicilerin çoğunluğunun yine de etiketlemeyi desteklediğini ve etiketli ürünlerden kaçındığını gösteriyor. Amerikalılar hâlâ farkında olmadan GDO’lu gıdaya boğuluyorlar. Eğer bu tür gıdaların ne olduğu ilan edilseydi, bu durum muhtemelen değişirdi, zaten GMA’in korktuğu budur.

GDO’lu gıdalar ancak etiketlenmediklerinde satış yapma şansına sahip. Bu özellikle GDO’lu yem kullanılarak üretilmiş süt, yumurta ve et gibi hayvansal ürünler için geçerli. Greenpeace dünyadaki GDO’lu soyanın %80’inin domuz, kümes hayvanları ve sığır yeminde bulunduğunu öne sürüyor.

Son bulgulara göre genetik mühendislik bu dolambaçlı yolla gıdalarımıza giriyor. Nestle, Krafts ve Danone gibi büyük uluslararası gıda üreticileri şimdiye kadar GDO’lu yem kullanmadan üretim yapmayı reddettiler.

Ancak örneğin Avrupa kümes hayvanı endüstrisi bunun yapılabileceğini gösteriyor. Greenpeace’e yapılan açıklamalara göre, Avrupa’nın en büyük on kümes hayvanı besicisinden yedisi asla ya da neredeyse hiçbir zaman GDO’lu yem kullanmadan üretim yapıyor. Greenpeace’in baskıları karşısında McDonald’s Avrupa’daki restoranlarında sadece GDO’lu olmayan yemle beslenmiş tavuk eti kullandığını söylüyor. Greenpeace ve McDonald’s’ın 2004 baharında Yeni Zelanda’daki aleni yüzleşmesinden sonra çokuluslusu fast-food zinciri aynı standartları burada da uygulamaya başladı.

McDonald’s’ın Türkiye’deki durumu bilinmiyor. İsviçre ve İsveç’te de gıda endüstrisi kendini örnek şekilde yönetiyor. Avusturya ve İsviçre’de GDO’lu yem için pazar yok.

İthal edilen soya ve mısır yemlerinin sadece %0.17’si genetik olarak değiştirilmiş etiketine sahip. 

Burada önemli bir faktör genetik mühendisliğine eleştirel bakan büyük süpermarket zinciri Migros’un tutumu. İsveç’te de durum benzer. Bütün üye örgütleri tarafından desteklenen İsveçli Çiftçiler Federasyonu (Lantbrukarnas Riksförbund, LRF), 1994 yılı kadar erken bir tarihte, İsveç çiftliklerinde GDO’ların üretimini ve yem olarak kullanımını dışlayan bir GDO politikası geliştirdi. Yani İsveç’e ithal edilen soya ve mısırda kesinlikle GDO bulunmuyor.

Türkiye’de ticari amaçlı GDO’lu gıda üretimi yapılmıyor. Ancak Türkiye hayvan yemi olarak büyük miktarlarda GDO ithal ediyor.

Türkiye’nin 2004 yılı içinde 500,000 tonu ABD’den olmak üzere 800,000 ton mısır ithal etmesi bekleniyor. 2002 yılında Türkiye 750,000 ton soya fasulyesi ve 460,000 tona yakın soyalı gıda ithal etti.

1.2 milyon tonluk soya ürününün çoğu ABD ve Arjantin’den geldi. 

Mısırın yaklaşık %30’u ve soyanın %80’i, yani 1 milyon tonunun GDO olduğu söylenebilir. 

Soyanın büyük yüzdesi hızla büyüyen kümes hayvanı endüstrisinde kullanılıyor.

Türkiye’nin GDO’lu gıda ve yemlerin etiketlenmesi konusunda ulusal bir talebi yok. Bu konuda AB’nin oldukça gerisinde kalıyor. Ancak AB düzenlemeleri, örneğin Türkiye’de üretilen ve AB’ye ihraç edilen gıdalar için geçerli.

Dolayısıyla etiketleme konusundaki eksiklikler Türkiye’nin AB’ye gıda ihracatı açısından ekonomik tehdit oluşturmakta. Ancak Türkiye’dekiler de ne yediklerini bilmek istiyor. 2004’te Türkiye’de yapılan bir ankete göre katılımcıların % 91.1’i GDO gıdaların etiketlenmesinden yana. Dünya çapında güçlü bir etiketleme rejimi GDO’lu gıdaların tüketiciler tarafından reddedilmesi ve gıda endüstrisinin GDO üretimini durdurması için her zaman ilk adım olmuştur.

Haber No: 773