-- GÜNCEL PROJELER:
-- GEÇMİŞ PROJELER:


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




Onlara “yer açalım”
Kategoriler: Bireysel Gelişim, Eğitim, Eğitim, Yöntemler, Yöntemler, Kültür
Tarih: 07-Temmuz-2005
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


ÇOCUK resmin tam ortasındaydı ve bütün hareketler, bütün enerji okları ona dönüktü. Hepimiz çocuklarımızın bizden daha yüksek bir bilinç ve yaratıcılık düzeyine ulaşmasını arzularız. Onları bilginin en üst doruklarına çıkartmayı amaçlar, yeteneklerini son noktasına dek geliştirmelerini isteriz ve bunu sağlayacağız da. İrlanda’nın Belfast şehrinde düzenlenen konferansın yer aldığı salonunun her yanından azim ve coşkunun gücü fışkırıyordu; bir yanda biz yetişkinler, öte yanda onlar, yani çocuklar. Onlar sanki başka canlı türüydü... Bir şeyleri kaçırmakta olduğumuz endişesine kapıldım birden. Bazı meslektaşlarımı da aynı şekilde sıkıntılı gördüm. Hepimiz soru işaretleriyle dolu kocaman bir kâğıdın çevresinde toplanmış bir haldeydik. Konferansta tartışılacak konular hakkında ne diyeceğimizi bilemiyorduk.

Yaratıcılıkla başlayalım

Yaratıcılık, yaratıcı kişinin benimsediği bir kurallar dizisi çerçevesinde, zaman-alan pratik ve seçme özgürlüğü gerektirir. Tanım olarak, sınırların ötesine taşmak zorunda olan düşsel düşünce pratiğidir yaratıcılık. Belirli bir alanda pratiğe geçen yaratıcılık, genelde bu sınırın ötesine taşar. Yaratıcılık, olgular arasında daha önce hiç gözlenmemiş olan yeni bağlar bulup çıkarmaktır.

Bu söylenenler, bizi, ders müfredatının, sınıfların yapısının ve öğretmenlerin tavrının toptan bir yenilenmeden geçtiği bir eğitim sistemine götürüyor. Yeni araştırma, – düşleme – deneme ve gerçekleştirme biçimlerine sürekli yol açmak için, disiplinler arasındaki, eğitenle eğitilen arasındaki sınırların ve çalışma ortamlarının fiziksel kurallarının (zaman-yer-malzeme) gevşeyip çözülmesi gerekiyor.

Eğitimi ele alalım

Eğitim sistemi, tanımı açısından, kişisel eğitime yönelik belirli bir tutumun biçimlendirdiği bir program dizisine sahip olmak zorundadır. Bu program bir gruba hitap edecek biçimde şekillenmiştir. Bizim eğitim sistemlerimiz, usta ile öğrencinin baş başa kalarak birbirlerinin çalışmalarını yakından izleyebildiği ortaçağ öğretim sisteminden farklı. Biz bireysel yetenek, ilgi ve becerilerin bu kitlesel üretim çarkında kaybolup gittiği bir kitle eğitimi uyguluyoruz. Bu sistemde, öğretmenler daha kendileri, kendi ilgi ve yeteneklerini keşfetme şansı bulamazken, koca bir çocuk kütlesi içinden tek tek yetenekleri nasıl ortaya çıkarabilir ve her birine uygun gelişme yönünü bulmaları için yol göstericilik edebilirler ki?

Çocukları düşünelim

Onlar bizim 10-20-30 yıl önceki hallerimiz. Bizim toplumumuza uyum gösterebilmeleri ve yararlı olabilmeleri için evcilleştirilmesi ya da bazı beceriler kazandırılması gereken başka bir tür yaratık değil onlar. Dünyada hiç eğitim sistemi olmasaydı, dünyayı ve kendimizi tanımamız gerekmeyecek miydi ki? Eğer ana-babalarımız bizi okula göndermeseydi, bizler yiyip içip aylak aylak dolaşacak mıydık? Çocuklar, yuvalar ve okullardaki gruplar içersinde toplanmış olmasalardı, ne yapıyor olacaklardı? Oyun oynuyor olacaklardı.

Çocuklar oyun oynar ve bu çok ciddi bir iştir. Çocuklara oynamayı kim öğretir? Çocukluğunuzu anımsayın bir. Oynadığınız oyunların sorumlusu kim? Sizden başka kimse değil. Yaşantımızda iki tür oyun var. Tek başına oynanan oyunlar ve toplu halde oynanan oyunlar. Her iki türün de bireysel gelişimimizde can alıcı bir önemi var. İnsan yalnız oynarken kapasitesinin sınırlarını keşfediyor. Düşsel gücünü, düşüncelerini eyleme geçirmekteki fiziksel yeteneğini ve sonuçta ortaya çıkan üretkenliğini kavrıyor. Konsantrasyon gücü, sürekliliği ve derinliğini algılayarak, kendisine kurallar koyabiliyor. Becerilerini geliştiriyor. Kendisini tanıyor. Grup oyunu oynarken, bir topluluk içinde yaşamasını öğreniyoruz. Çocuklar, oynarken içinde yaşadıkları ortamın modelini yaratırlar. Toplumsal roller üstlenir, bunalımlar ve çatışmalarla başa çıkmayı öğrenir. Kendilerine özgü bir adalet duygusu oluşturur, yenilmesini ve yenilginin altından kalkmasını öğrenir. Zafer, yeterlilik ve işbirliği gibi kavramları algılar. Nesnelerin doğasını açığa çıkarır, yeni mekânlar keşfeder.

Çocuk oynarken, asla yorulmaz, sıkılmaz, dikkati dağılmaz. Zaman zaman tartışmalar, yenilgiler ya da fiziksel hasarlardan ötürü ağlasa da, her zaman tatmin duygusu hisseder. Derken, günün birinde okula gider.

 

Oyunların başlıca özelliği nedir?

Toplu oyunlar:

  • Sıkı kurallara ve bir iç disipline sahiptir.
  • Rekabet vardır.
  • Çeşitli bireysel yetenekleri geliştirmeye teşvik eder ve sosyal bir rol üstlenmeyi gerektirir.
  • Yerel koşullara göre ufak tefek değişikliklerle, evrenseldir.

Tekli oyunlar:

  • Hayal gücüne dayanır.
  • Bir konuda ustalık kazanmayı özendirir. Tanıdık nesneleri yeni kullanımlara göre düzenler.
  • Tasarımlama, planlama ve düzenleme yeteneklerini geliştirir.
  • Özgün ve kişiseldir.
  • Şahsen, rol yapmayı içerir.

Sanki bunlar bir eğitim sisteminin özellikleriymiş gibi görünüyor, değil mi? Aslında öyle. Oyunlar kendimizi eğitmenin doğal yoludur. Eğitimi bireysel yetilerimizin gelişmesi, yaşamla sosyal bakımdan baş etmesini öğrenmek ve çevremizi tanımak olarak tanımlarsak, çocukların oyunlarına bakmamız kaçınılmaz olur. Eğitim sistemimizin kapısına kilit asalım ve çocukları çayırlara salıp ne olacağına bakalım, demiyorum. Çocuklarımızın yaşamları üzerindeki örgütlü pençelerimizi biraz gevşetelim, diyorum. Biz onların yerindeyken nasıl hoşumuza gidiyor idiyse, şimdi de onlara kendi doğal yollarından kendi kendilerine öğrenmeleri için ‘yer açabiliriz’. Hem ana-babaları, hem de öğretmenleri olarak, onlar adına bir sürü kararlar alıyoruz, bir sürü düzenlemeler yapıyoruz. Onlar pek çok sanayi dalının ekonomik hedefi durumundalar ve biz ana- babalar ve eğiticiler onları bu tüketim alanlarının kurbanları olmaya zorluyoruz; bir yığın oyuncak, film, oyun parkları, palyaçolar, çocuklar için düzenlenmiş aktiviteler, gösteriler ve organizasyonlar. Yürümeye başladıkları günden itibaren bir aktiviteden öbürüne sürüklenerek, kendi başlarına kalacak boş zaman bulamıyorlar. Bunları çocuklarımız için mi yapıyoruz, yoksa ekonomi için mi? Onları rahat bırakalım. Onları kendi hallerine bırakalım. (bir süreliğine) Kendi başlarına bırakalım. (bir süre düşünmeleri için) Bırakalım sıkılsınlar. (düş kurmaya başlamaları için) Sizin önüne koyduğunuz bir şeyden değil, kendi gözlemledikleri bir şeylerden ötürü heyecan duysunlar. (keşif yapmanın tadını alsınlar) Bırakın yorulsunlar. (ki dinlenmeye hasret kalsınlar) Merak etsinler; onlara bizim gösterdiğimiz bir şeye değil, kendi seçtikleri bir şeye kafa yorsunlar. Bırakın, kendi oyunlarını oynasınlar; bizimkilerini değil.

Peki, biz ne yapacağız?

Gözleyeceğiz. Gerçi çok da yakından değil. Gerektiğinde ulaşılabilir olsak yeter. Tıkanıp kaldıkları bir yer olursa, bizi yanı başlarında bulabilmeliler. Onlara, kendi seçtikleri yollarda, ihtiyaç duydukları sürece rehberlik etmeliyiz. Nerede duracağımızı, nerede serbest bırakacağımızı, nerede müdahale edeceğimizi kestirmek zor. Onlara ne gibi malzemeler vermemiz gerekir? Ne kadarı yeterlidir, ne kadar olunca fazla gelir? Bir eğitmenle eğitilen arasındaki denge hangi noktada tersine döner, ne zaman yararsız, hatta zararlı hale gelir?

Yaptığımız herşeyde, karşımızdakine şefkat göstermek yerine, kendimizi onun yerine koymayı ilke edinmemiz gerektiğine inanıyorum.

* Eylül 2002’de Belfast’da düzenlenen "Making Space" konferansında İngilizce olarak sunulan bu yazı Buğday Dergisi için Ümit Şensoy tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. 

Haber No: 740