ENGLISH


Victor Ananias
101 Soruda Organik Ürün Rehberi




GDO ve Yapay Tatlandırıcıların İnsan Sağlığına ve Çevreye Zararları
Kategoriler: G.D.O., G?da Güvenli?i,
Tarih: 23-Ocak-2012
Yazdır | Arkadaşına Gönder | Yorum Ekle


Geçtiğimiz nisan ayında düzenlenen "GDO ve Yapay Tatlandırıcıların İnsan Sağlığına ve Çevreye Zararları" konulu toplantının kitapçığı yayımlandı. İstanbul Barosu Yayınları arasından çıkan kitapçığın içeriği şöyle:

 

 

İÇİNDEKİLER

Açılış.......................................................................................... 7

BİRİNCİ GÜN

Ahmet ATALIK

Bağımsız Bilimin Bittiği Yer GDO'lar........................................... 9

Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL.................................................... 31

İsa GÖK

Türkiye'de Şeker Pancarı Üretiminin Kısıtlanması ve

Şeker Gerçeği........................................................................... 42

Esat Nadir ERYILMAZ

GDO ve NBŞ ile Mücadele......................................................... 60

Abdullah AYSU

GDO ve Tohum......................................................................... 72

Av. Şükran EROĞLU

Tüketici Hukuku ve GDO......................................................... 79

İKİNCİ GÜN

Açılış........................................................................................ 93

Prof. Dr. Neşe BİLGİN

Koca Can Armutun Suçu Ne? GDO'lar Sonucunda

Kaybolan Biyoçeşitlilik ve Sürdürülebilir Yaşam....................... 94

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA

Yerel Tohumlar, GDO ve Tarım Politikası................................ 110

Av. Emre Baturay ALTINOK

GDO'lara Karşı Yürütülen Hukuki Süreç................................ 124

Yavuz DİZDAR....................................................................... 138

Doç. Dr. Özge ÖZGEN ARUN

GDO'lu Besinler ve Biz............................................................ 150

Av. Cankat TAŞKIN

NBŞ Üretici Firmasıyla Mücadele............................................ 164

Av. Nuriye SAVAŞ

GDO ve Yapay Tatlandırıcıların Sağlık Hukuku Yönünden

Değerlendirilmesi.................................................................... 172

GDO ve Yapay Tatlandırıcılar 7

“GDO ve YAPAY TATLANDIRICILARIN İNSAN

SAĞLIĞINA ve ÇEVREYE ZARARLARI”

29–30 Nisan 2011, İstanbul Barosu Kültür Merkezi

Av. Halide SAVAŞ- (İstanbul Barosu Sağlık Hukuku Merkezi Başkanı)

Değerli misafirlerimiz, Değerli Yönetim Kurulu Üyemiz, değerli hocalarımız;

“GDO’nun ve Yapay Tatlandırıcıların İnsan Sağlığına ve Çevreye Zararları”

konulu sempozyumumuza hoş geldiniz. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.Yönetim

Kurulu Aydeniz Hanım bir konuşma yapacak, onu takdim ediyorum.

Av. Aydeniz Alisbah TUSKAN- (İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi)

Yönetim Kurulu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu önemli bir

toplantı aslında, katılım az, ama biz katılım için değil de, bu konuların

konuşulması, gündeme getirilmesi, bu konuyla ilgili basılacak eserlerin, kitapların

oluşması nedeniyle bu toplantıları düzenliyoruz. Bu tabii ki, gündemine

oturması gereken bir konu: “GDO’nun ve Yapay Tatlandırıcıların

İnsan Sağlığına ve Çevreye Zararları” Bu tabii ki bütün toplumu ilgilendiriyor,

tüketicileri ilgilendiriyor, çevreyi ilgilendiriyor, sağlığı ilgilendiriyor. Bu

konuların ortak olarak gündeme getirilerek, bu canlıların gen dizilimlerinin

değiştirilmesinin hangi sonuçlara yol açabileceğini ve toplumda nelere mal

olabileceğinin tartışılması, konuşulması gerekiyor. Değerli katılımcı hocalarımız

var aramızda, oda başkanlarımız var, hepsinin görüşleri bizim için

hakikaten çok önemli. Tabii tüketiciler para vererek, tüketim yaparak kendilerini

bu maddelerle zehirliyorlar, gen çeşitliği ortadan kalktığı zaman tek

tip genle insanların beslenmesi gündeme geliyor.

Temel gıda maddelerinin -mısır, patates, pirinç gibi- genlerinle oynanması

çok büyük tehlike arz ediyor. Türkiye’de denetim olmaması, ithal edilen

ürünlerin sadece beyana dayalı olarak yapılması, kontrolünün olmaması,

bu maddelerin kanserojen etkisi olması, çevreye zarar vermesi, hepsi

birbirine bağlı olarak toplum sağlığını tehlikeye sokuyor. Bu nedenle bu

konuların tartışılarak bu toplantıdan çıkacak bir sonuç da bizim Baro olarak

hangi konuların üzerinde durmamız gerektiğini ortaya koyacak ve bu

konuda kişilerin bilinçlenmesi, tüketicilerin bilinçlenmesi önem arz edecek

diye düşünüyorum. Hepinize katkı verdiğiniz için, katıldığınız için, Merkez

ve Komisyon Başkanlarımıza da bu toplantıyı düzenledikleri için teşekkür

8 İstanbul Barosu Yayınları

ediyorum ve saygılar sunuyorum.

Av. Halide SAVAŞ- Değerli misafirlerimiz, bu toplantıyla ilgili arz etmek

istediğim bir şey var. Baro Başkanımız Avukat Doktor Ümit Kocasakal bu

GDO’larla ilgili toplantıyı yapmamızı bizden özellikle istedi. Bu konuda kendisi

Yönetim Kurulu Üyelerimiz gibi çok hassas. Yani toplumun yediği, içtiğiyle

ilgili başta bir sıkıntı olduğundan dolayı çok hassas, bunu belirtmek

isterim. Özellikle bir görevlendirme üzerine yaptık bunu, ama iyi ki de görevlendirmiş

bizi. Ben Sağlık Hukuku Merkezi Başkanı olmama rağmen bu

kadar olayın farkında değildim. Sağ olsun Kenan Hocam ve diğer hocalar,

hepsi bu konuda gerçekten çok ciddi sıkıntımız olduğunu bize gösterdiler

ve bu iki günde de konuştuğumuzda bunu fark edeceğiz. Hepinizi saygıyla

selamlıyorum, ilk oturumu açıyorum. Sayın Hocam Profesör Doktor Kenan

DEMİRKOL ve Ahmet Atalık’ı davet ediyorum.

Av. Reşat ERKUL- Bu panelin hazırlanmasında asıl fikir babası 15 Mart

dünya tüketiciler günü düzenlediğimiz “Gıda Güvenliği” isimli panelin açış

konuşmasını Yönetim Kurulumuz adına yapan Avukat Hüseyin Özbek’ti.

Arzu ederdim ki bu üç merkez birlikte bu toplantıyı düzenlesinler, daha

verimli bir toplantı, daha faydalanılacak bir panel olabilirdi demişti. Bu

fikri Başkanımız Ümit Kocasakal’ın da destek vermesi ve bizi bu konuda

teşvik etmesi üzerine ülkemizde yaşanan önemli tüketici hakkı ihlali alanı

olduğunu düşündüğümüz bu konuda değerli hocalarımızın da katkılarıyla,

merkez başkanlarımızın da katkılarıyla, hepsini teşekkür ediyorum burada,

bu çalışmayı oluşturmaya gayret ettik.

Ülkemizin taraf olduğu 1985 Evrensel Tüketici Hakları Bildirgesi dokuz

temel tüketici hakkını sıralar. Bunların arasında sağlık ve güvenlik hakkı,

sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı temel ve önemli tüketici haklarıdır. Bunların

ihlalinin söz konusu olduğu her alanda baroların ve özelde de bu merkezlerin

bulunduğu kanaatinden ve bu mantıktan hareketle bu huzurunuza

sunduğumuz toplantıyı düzenlemiş bulunmaktayız. Faydalı bir çalışma

olmasını diliyorum ve Değerli Hocam Ahmet Atalık’a konuşma konusuyla

ilgili söz vermek istiyorum.

GDO ve Yapay Tatlandırıcılar 9

Ahmet ATALIK - (Ziraat Mühendisleri Odası İst. Şube Başkanı)

BAĞIMSIZ BİLİMİN BİTTİĞİ YER: GDO'lar...

Sevgili arkadaşlar, hepinize mensubu bulunduğum Ziraat Mühendisleri

Odası’nın sevgi ve saygılarını sunuyorum. Modern biyoteknolojinin ürettiği

GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) pek çok sektörde kullanım

alanı bulmaktadır; tıpta kullanımı kırmızı, endüstride kullanımı beyaz, su

ürünlerinde kullanımı mavi ve tarımda kullanımı yeşil biyoteknoloji olarak

adlandırılmaktadır. Ben daha ziyade GDO’nun tarımı ilgilendiren yönünü

anlatacağım. Bilimin üzerinin örtüldüğü bir alan diye sunum başlığımı seçtim.

Neden bu ismi seçtiğimi de örnekleriyle göreceğiz.

İlerleyen bilim sayesinde modern biyoteknoloji, canlının özelliklerini

sonraki nesle aktarmakla görevli, vücut işleyişinin şifrelerinin saklandığı

genlerle oynayabilmektedir. Avrupa Birliği bu genetik aktarımı “doğada doğal

olarak olamayacak şekilde bir genin aktarımı” olarak bize ifade eder.

Bu yönüyle de çoğu zaman hibrit tohumlarla GDO’lu tohumlar birbirlerine

karıştırılırlar. GDO’da dikkat etmemiz gereken bir husus asla ve asla doğanın

kendi işleyişi içerisinde olan bir mekanizma değildir. AB’nin 2001/18

sayılı Direktif’inde GDO; “insan hariç olmak üzere, genetik materyali doğal

yolla gerçekleşmeyecek şekilde değiştirilmiş organizma” olarak tanımlanmaktadır.

Çekirdeksiz Karpuz Örneği

Bunu bir fıkrayla anlatırsak, çünkü böyle tanımlar, ciddi tanımlar zaman

içerisinde akıllarda kalmayabiliyor, ama olay bir fıkrayla anlatıldığında

yıllar sonra bile hatırlandığına tanık oluyoruz. GDO fıkramız şöyle,

Amerika Birleşik Devletlerinde GDO’larla ilgili bir sempozyum düzenlenir.

Ülkemizi temsilen Profesör Temel sempozyuma katılır. Bilim insanları kürsüden

sırayla geliştirdikleri GDO’lu ürünleri anlatırlar. Kanadalı bilim adamı,

efendim biz domatese öyle bir gen aktardık ki bırakın raftan düşünce

patlayıp çatlamasını, üzerinden dolu bir tır geçse deforme olmuyor der. Bu

ve buna benzer sunumlar devam eder. Sıra bizim profesörümüz Temel’e gelir

ve bizim bulduğumuzun yanında sizlerinki hiçbir şey der. Herkes merak

eder, peki siz ne yaptınız diye sorarlar. Temel, vallahi şu gördüğünüz hamamböceğinin

genini şu karpuza aktardık der. Bütün salon iğrenç, rezalet

10 İstanbul Barosu Yayınları

sesleri arasında meraklı bir ses sorar; peki, ne oldu? Temel, çok güzel bir

çekirdeksiz karpuz oldu der. Nasıl oluyor bu diye sorarlar. Temel, şöyle oluyor

der; alır karpuzu, koyar masanın üstüne, ikiye böler, gün ışığını gören

bütün çekirdekler kaçışmaya başlarlar. İşte GDO’nun doğanın tabiatında

olmayan bir gen aktarımı olduğu bu fıkra ile zihnimizde net bir şekilde kalır.

Burada yeri gelmişken bir kez daha vurgulayalım, çekirdeksiz karpuz

gerçekte GDO’lu değildir.

Bakıyoruz, ilk genetiğiyle oynanan tarım ürünü hangisi diye, domatesin

raf ömrünü uzatmak üzere genleriyle oynandığını görüyoruz. Kimi kaynaklara

göre farelerin midelerinde oluşturduğu rahatsızlık, kimi kaynaklara

göre de pazarlama stratejisinde yapılan hatalar, kimi kaynaklara göre de

Amerikan halkının rağbet etmemesi dolayısıyla bu domates piyasada fazla

tutunamadı ve bunu üreten Calgene Şirketi iflas etti. Bu şirketi, dünyanın

en büyük biyoteknoloji devi olan Monsanto Şirketi satın aldı. Hatta bu

Calgene Şirketi üzerinden Monsanto Şirketine geçen Ann Veneman, birinci

oğul Bush Hükümetinde Tarım Bakanlığı'na kadar yükseldi.

Açlık Denen Olgu

Bugün bakıyoruz, epey bir tarım ürününün genleriyle oynanmış vaziyette.

Mısır, soya, pamuk, kanola, yonca, keten, mercimek, kavun, erik,

patates, pirinç, şeker pancarı, ayçiçeği, tütün, domates, buğday diye devam

ediyor. Fakat bu ürünler içerisinde genellikle dört tanesi dünya ticaretine

konu oluyor ve yaygın olarak üretiliyor. Bunlar soya, pamuk, mısır ve kanola.

Günümüz üretimi içerisindeki paylarına baktığımızda bu dört ürünün

GDO’lu haliyle üretimine soya artık yüzde 80’nin üzerine çıkmış vaziyette

GDO’lu üretiliyor. Pamukta bu oran yüzde 60’ın üzerine çıktı. Mısırda yüzde

30’lara dayandı. Kanolada da yüzde 20’nin üzerine çıkmış durumda.

Özellikle bu dört ürünün hem insan beslenmesinde, hem hayvan beslenmesinde,

hem de tarımsal yakıt üretiminde yaygın olarak kullanıldığını hatırlamamız

gerekiyor.

GDO’lu ürünler ne amaçla çıktı? Konuya ana başlıklar üzerinden bakalım.

Biliyorsunuz dünyada açlık denen bir olgu var. FAO’nun verilerine göre

aç insan sayısı 2009 yılında 1 milyar 20 milyondu, 2010 yılında 925 milyona

geriledi. Dünya Bankasının son verilene göre gıda krizi yine başladı.

GDO ve Yapay Tatlandırıcılar 11

Gıdadaki fiyat artışları nedeniyle aç sayısı da 935 milyon kişiye ulaşmış vaziyette.

Her gün 16 bin çocuğun açlık ya da bağlantılı nedenlerle hayatlarını

kaybediyor. Olaya bu veriler üzerinden baktığımızda dünyada gerçekten bir

açlık olduğu gözüküyor, özellikle de çocuklar hayatlarını kaybediyorlar. O

zaman, GDO’nun verimi yükselterek açlığı bitirme gibi bir iddia ile ortaya

çıkış amacına hangi birimiz itiraz edebiliriz? Hiç birimiz itiraz edemeyiz bu

durumda. Ancak, gerçekte durum bize anlatıldığı gibi mi, bir inceleyelim.

GDO’lu ürünlerin ekimi ve ticareti 1996 yılında yaygınlaşmaya başladı.

Hemen arkasından Amerikan üniversiteleri deneme tarlaları kurup bu

ürünleri takibe aldılar. Üç-dört yıl süreyle 1998’de başlayıp 2001’e, kimileri

2002’ye kadar deneme tarlalarında verim araştırmasına başladılar ve şu

sonuçları buldular: Soyada yüzde 5-10 civarında verimde düşme tespit edildi.

Mısırda bu düşme yüzde 12 civarında oldu. Bu sonuçlar Amerikan üniversiteleri

tarafından ardı ardına yayımlanmaya başlanınca biyoteknoloji

şirketleri lisans anlaşmalarını değiştirdi. O zamana kadar şirketler, çiftçi ile

yaptıkları lisans anlaşmalarıyla GDO’lu üründen tohum alıp tekrar ekmelerini

engelliyorlardı. Biyoteknoloji şirketleri GDO’lu tohumları ileri teknoloji

kullanarak laboratuarda elde ediyorlar. Bu nedenle bu tohumlar teknoloji

ürünü olarak değerlendirilip şirket patentini alıyor ve tohumu lisans anlaşması

ile kullanıcısına sunuyor.

Üniversite araştırmalarında GDO’lu ürünlerin verimsizlikleri ardı ardına

ortaya çıkmaya başlayınca ve bu ürünlerin pek çok kanser türünü tetikleyebileceği

dillendirilmeye başlayınca biyoteknoloji şirketleri (ki bu teknolojiyi

elinde tutan şirketlerin sayısı dünyada beşi altıyı geçmemektedir

ve bunların içinde de Monsanto tekel konumundadır) hemen lisans anlaşmasını

değiştirdiler; benim tohumumu bağımsız çalışmanda kullanamazsın,

ancak benimle birlikte çalışabilirsin ve sonuçları beğenmezsem hiçbir

yayınında yayınlayamazsın. Scientific American dergisinin Ağustos 2009

sayısında bir makale bu konuya ayrılmış vaziyette. Diyor ki, GDO’larla ilgili

bağımsız bilim insanların saptadığı olumsuz veriler, dağ gibi yığılmış

vaziyette, gerçekten bağımsız bir bilim istiyorsanız lisans anlaşmanızdaki

kısıtlayıcı hükümleri kaldırın.

Bakın, 1998 ve 2000 yılları arasında Tarım ve Köy İşleri Bakanlığımız

12 İstanbul Barosu Yayınları

Monsanto şirketiyle iki yıl süreli denemeler yaptı Çukurova ve Nazilli bölgelerinde.

Sene 2011, hala araştırmanın sonuçlarına ulaşamadık. Ancak,

GDO'nun Türkiye'de kayıtsız şartsız savunuculuğuna soyunmuş kimileri,

sonuçların kendilerinde olduğunu belirterek tv ekranlarında gösterebiliyorlar.

Çalışmada yer almış Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesinden bir

öğretim üyesi ise yapılan çalışmaların sonuçlarının son derece berbat olmasından

bahisle ortaya bir rapor çıkmadığından bahsediyor. Mevcut lisans

anlaşmasına göre böyle bir çalışmanın sonuçlarının kamuoyuna açıklanması

hemen hemen olanaksız.

GDO'lu Tohumun Verimi Düşük

Konu GDO olunca yapılan lisans anlaşması ile bilimin üzeri örtülüyor,

eli kolu bağlanıyor. Bu noktada verileri ile GDO’nun tarım alanındaki olumsuzluklarını

ortaya koyunca bilim-teknoloji düşmanı ya da biyoteknoloji

düşmanı diye suçlanıyoruz. Örneğin ekmeğin, biranın, şarabın, sirkenin,

yoğurdun üretiminde biyoteknoloji kullanılır, ama buna hiçbirimiz itiraz

etmeyiz. Ancak GDO verimi düşürüyor, tarım ilacı kullanımını artırıyor, biyoçeşitliliğe

zarar veriyorsa, buna bilinçli her vatandaşın dur demesi gerekiyor.

Lisans anlaşmalarının değişmesiyle birlikte Amerikan Üniversitelerinin

bağımsız çalışmaları da durma noktasına geldi.

Ülkemizde GDO'lu tohumla üretim yapmak 1998 yılında Tarım ve Köy

İşleri Bakanlığı'nın yayınlamış olduğu bir genelge ile yasaklanmıştır. Bunu

dikkate alarak ülkemizde GDO'lu tohumla tarım yapılmadığını düşünüyoruz.

Ziraat Mühendisleri Odamız Türkiye'nin çeşitli noktalarından gelen ihbarlar

neticesinde 20 numuneyi analiz ettirdi ve GDO'lu olmadıkları tespit

edildi.

GDO’suz tohumla üretim yapan ülkemiz ile tarımsal üretiminde yüzde

90’ın üzerinde GDO'lu tohum kullanan ülkelerin verimlerini karşılaştırdık.

Karşılaştırmaya esas rakamları Amerikan Tarım Bakanlığı’nın sitesinden

aldık. Herkes internet üzerinden kolayca bu rakamlara ulaşabilir. Öncelikle

pamuğun verilerine baktık, ki bu ürün sadece tekstil sektöründe değil margarin

sanayinde ve gıda sanayinde de kullanılan bir üründür. Bakıyoruz

en yüksek verim hangi ülkede arkadaşlar? Dünya üretim ortalamasının

hektara yaklaşık 0,75 ton olduğu pamukta Türkiye hektara 1,3 ton üreGDO

ve Yapay Tatlandırıcılar 13

tim yapıyor. Yaygın olarak GDO’lu tohumla pamuk üretimi yapan ülkelerin

tümünü geride bırakıyor. Soyaya baktık arkadaşlar. Özellikle hayvan

beslenmesinde ve birçok ülkede insan gıdası olarak da yaygın kullanılıyor.

Hangi ülkede verim en fazla arkadaşlar? Türkiye'de. Dünya üretim ortalaması

hektara 2,4 ton civarında iken ülkemizde 3,7 ton. Şimdi biz bunları

söyleyince hemen GDO lobisinin başını çeken bir akademisyen şöyle sözlerle

yüklenmişti bir konuşmada, “efendim son verileri takip etmiyorsunuz

tabii, Amerika Birleşik Devletlerinde GDO'lu tohumla mısır üretimi patladı

gitti, yükseldi gitti”. Efendim, biz onları da takip ediyoruz, merak etmeyin.

Mısır üretiminde de verimimiz dünya ortalamasından ve yaygın olarak yüzde

90’ın üzerinde GDO'lu tohumla üretim yapan ülkelerin birçoğundan verimimiz

daha yüksek. Dünyada mısırın hektara verimi 5 ton civarında iken

ülkemizde 7 tonun daha üzerinde. Ancak, Amerika ve Kanada’dan doğal

olarak daha düşük. Onların verimi de sırasıyla 9,6 ve 8,7 ton civarında. Ancak,

bunun nedeni çok sayın akademisyenin söylediği gibi GDO’lu tohum

kullanımı değil arkadaşlar, mısırın ana vatanın Amerika kıtası olması. ABD

nasıl bizim fındığımızla aşık atamıyorsa bizim de bırakalım birazcık verim

farkımız da mısırda olsun. Yani konu GDO olunca bazı bilim insanları, ki

meslektaşımdır kendisi, bu verileri ben biliyorum da o bilmiyor mu? O da

biliyordur herhalde!

Açlığa Çözüm Ne?

Son zamanlarda gazetelere, GDO'lu tohumla Arjantin’de mısır verimi üç

kat arttı haberi düşmeye başladı. Hemen bunun üzerine de bir açıklama

yapma gereği hissettik, ama ne gariptir ki GDO’ları öven açıklamalar basında

yer alırken, bizim verilere dayalı yaptığımız açıklamalar basında yer

almıyor arkadaşlar. Hemen oturduk, verileri koyduk, dökümünü yaptık,

analizini çıkarttık. GDO’yu öven açıklamalar yapan o tohum şirketi sahibi

de boşuna böyle demeçler vermiyor. Çünkü Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde

öğretim üyesi bir meslektaşım sürekli Arjantin’i örnek verir, üç kat,

beş kat, verim patladı, üretim arttı, şunda zenginliğe ulaşıldı diye yayın

yapar durur. GDO’lu ürünlerin 1996 yılında ekimi ve ticareti yaygınlaştı.

Onun için 1995 verilerini aldık. 1994 ve 1993 verileri de ondan farklı değil,

onun için bir yıl öncesi olsun dedik ve 1995 yılını dikkate aldık. 2009 yılına

kadar olan verileri değerlendirdik arkadaşlar, baktık ki üretim Arjantin’de

14 İstanbul Barosu Yayınları

1995’den 2009’a kadar sadece yüzde 15 artarken, ülkemizde yüzde 125

artmış. Hadi dedik, ekim alanları genişlemiştir ya da daralmıştır, bu üretim

artışı eksilişi oradan gelir, o zaman birim alan üzerinde bir analiz yapalım

dedik. Birim alan üzerindeki analiz nedir? Aynı miktar tarım alanında onun

verimi ne bizim verimimiz neyin analizi ya da o ne kadar üretmiş biz ne kadar

üretmişizin analizi. Yani alanı belli sabit alan üzerinden ne kadar mısır

almışız ya da elde etmişiz? Bakıyoruz, aynı yıllar arasında Arjantin’de sadece

yüzde 24 verim artışı olmuş sabit alan üzerinde, ülkemizdeyse yüzde

95 verim artışı olmuş. Dolayısıyla tohumla uğraşıyorsunuz, ama neyin ne

olduğuna bakmadan kamuoyuna yanıltıcı bilgiyi veriyorsunuz. Ne yazık ki

bunu da basın hiç irdelemeden yazıyor. Söylenenlerin doğru olmadığını verileriyle

gönderiyorsunuz, basında yer almıyor. Dolayısıyla GDO'lu tohumların

verimlerinin yüksek olmadığı buradaki analizlerden de net bir şekilde

ortaya çıkmaktadır.

Peki, açlığın nedeni tarımsal üretim yetersizliği mi, bir de onu irdeleyelim.

Açlığa çözüm olacağı söylenen GDO'nun üretimi, verimi arttırmadığı

ve çözüm olamayacağını rakamlarıyla ortaya koyduk. Peki, açlığın nedeni

ne? Bakıyoruz, bugün dünyada Türkiye gibi 10 ülkeyi besleyecek buğday

stoku var, depolarda duruyor. Bunun yanında Türkiye gibi 165 ülkeyi besleyecek

pirinç stoku var, depolarda bekliyor. Buna karşın dünyada insanlar

açlıktan ölüyorlar. O zaman buradan da şunu anlıyoruz, dünyadaki açlığın

nedeni kesinlikle ve kesinlikle tarımsal üretim yetersizliği değildir. GDO lobilerinin

açlığı tarımsal üretim yetersizliğinden kaynaklanıyormuş gibi göstererek

kendi GDO'lu tohumlarıyla bu sorunu bitirecekleri söylemi de bu

noktada doğru değildir. Sorun üretilenin adil paylaşılamaması sorunudur.

FAO verileri de bu saptamayı açıkça desteklemektedir. Zira bugün dünya

nüfusu 7 milyara yaklaşmıştır, ancak 12 milyar insanı doyuracak tarım

arazisi mevcuttur.

GDO'larla İlgili Rakamlar

GDO taraftarlarının diğer bir iddiası tarım ilacının kullanımını azaltmaktı.

Bu noktada şunu belirtmekte fayda var; tohumların genleriyle yüzde

90 oranında tarım ilacı kullanımını azaltacağız ve verimi yükselteceğiz diye

oynadılar. Verimi artıramadıkları ortada. Bakıyoruz tarım ilacı kullanımını

GDO ve Yapay Tatlandırıcılar 15

azaltıp azaltmadıkları noktasında da önce haşerelere karşı bitkiler direnç

kazansın diye bir toprak bakterisinin zehir salgılayan genini tohumlara enjekte

ettiler ve bitki büyüdüğü her dokusunda zehir salgılamaya başladı

ve haşereler, zararlılar bu bitkilere zarar veremediler, ilaç kullanımı da gerekmedi.

Ancak zaman içinde haşereler bu zehirlere de direnç göstermeye

başladılar. Diğer taraftan bu bitkilerin tarım ilaçlarına dayanıklılığını artıracaklarını

söylediler. Onu da nasıl yaptılar? Yine bir toprak bakterisinden

aktardıkları genin ürettiği proteinle o tohumun yanında kullanılması için

verdikleri tarım ilacından etkilenmesini önlediler. Yani, GDO’lu tohumla

verilen tarım ilacı sizin GDO’lu ürününüz hariç tarladaki yabancı otların

tamamını yok ediyor. Burada şu mantıkla düşünmemiz gerekiyor, GDO'lu

tohumu üreten şirketler aynı zamanda dünyanın en önde gelen tarım ilacı

üreticileridir. Şimdi kendinizi onların yerine koyun, bir GDO’lu tohum

ürettiniz ve tarım ilacı kullandırmayacaksınız, tohumun fiyatını arttırmanız

lazım değil mi? Ancak GDO’lu tohumunuzu çiftçilere kabullendirmek üzere

ülkelere korkunç bir promosyonla giriyorsunuz, öbür tohumlardan daha

ucuz tutarak fiyatını giriyorsunuz. Bu şirketlerin asıl gelir kaynakları ise

tarım ilaçlarından geliyor. Böyle bir şeyi uygulamak mümkün mü kârını bir

yana bırakarak GDO'lu tohumla böylesine bir güzellik yaratıyorum diye, o

da mümkün değil arkadaşlar. Olmadığını da gördük zaten, dünyanın en geniş

GDO'lu ürün ekim alanlarına sahip Amerika Birleşik Devletlerinde ilaç

kullanımı pamukta üç kat, soyada iki kat, mısırda da yüzde 40 oranında

arttı. Hani azalacaktı? Artmakla da kalmadı, hep aynı tohumla aynı ilacı

veriyorsunuz, monokültür tarım dediğimiz hep aynı ürünü ve aynı ilacı aynı

alana atarak tarım yapmaya uğraşıyorsunuz. Bu hastalık ve haşerelerin

aynı zamanda da oradaki yabancı otların kümelenmesine neden oluyor,

hep aynı ortam oluyor ve direnç kazanıyorlar. Direnç kazandıkları için de

gittikçe daha fazla tarım ilacı kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Hatta bu

direnç yüzünden, yabancı otların direnci yüzünden özellikle birçok ülkede

kullanımı yasaklanmış çok daha zehirli tarım ilaçlarının kullanılması da

gündeme geldi.

Altın Çeltik

Dünyada GDO’larla ilgili rakamları yayınlayan bir kurum var. Biyoteknoloji

şirketleri tarafından finanse edilen, merkezi Kanada’da bulunan, bü16

İstanbul Barosu Yayınları

tün raporlarının tek bir kişinin imzasıyla çıktığı bir kurum. Herhalde adam

evinde laptopla oturuyor, işini oradan görüyor, bütün dünyaya bu verileri

yayınlıyor. Biz de dahil herkes verilerini oradan alıyor. Oradan çok enteresan

raporlar çıkıyor arkadaşlar, GDO'lu tohumla üretim yapan çiftçiler ve

ülkelerin ekonomileri ihya oldu gibi. Örnek veriyorlar üç ülkeyi, Hindistan,

Çin, Güney Afrika. Bu ülkelerin GDO'lu tohumla üretime geçtikten sonra

ekonomilerinin düzeldiği, çiftçilerinin zenginleştiği, hatta Çin’de bir çiftçi

ailesi bu konuda örnek gösteriliyor. Çiftçi kadın kocasını kaybetmiş, üç çocuğuyla

kalmış, nasıl geçineceğini düşünürken, GDO'lu tohumla tarımsal

üretime başlamış. Öyle kazanmış öyle kazanmış ki, şimdi çocukları kolejlerde

okuyormuş ve utanmasalar kadın da tarlasına traktör yerine Grand

Cheroke’yle gidip geliyor diyecekler. Böylesine abartılı raporlar yayınlıyorlar.

Bu abartılı anlatımlar doğru mu diye incelemeye aldık. GDO'lu tohumla

üretim yapılan alan Hindistan’da tüm tarım arazilerinin yüzde 4,2’sini oluşturuyor.

Çin’de yüzde 1 bile değil, 0,7. Güney Afrika’da ise yüzde 2’nin bile

altında, yüzde 1,8. Bir ülke düşünün ki topraklarının yüzde 1’inde GDO'lu

tohumlarla üretim yapacak, iç borçlarını, dış borçlarını ödeyecek, milli geliri

artacak, halkı refah içinde yüzecek! Mantıken böyle bir şey var mı arkadaşlar?

Raporlar anlatıyor işte! Bunlara inanan oluyor herhalde.

Bir de altın çeltik var. Dünyayı ikiye böldüğümüzde kuzey yarımküre

buğdayla, güney yarımküre de ağırlıklı olarak pirinçle besleniyor. Pirinçte

A vitamini bulunmadığından dolayı da özellikle çocuklarda ve hamile bayanlarda

görmeyle ilgili birtakım sıkıntılara yol açıyor. 1999 yılında Alman

ve İsviçreli bilim insanları oturdular, nergis bitkisinden çeltiğe bir gen aktarmak

suretiyle A vitamini üretmesini sağladılar. Bu üretim nasıl oluyor?

Aktarılan gen çeltik içerisinde beta karoten üretimini sağlıyor, bunu yediğinizde

vücudunuzda A vitaminine dönüşüyor. Dönüşüm şartları ne? Vücudunuzda

yeterli yağ, protein ve çinko bulunması. Peki, düşünün o açlıkla

mücadele eden, kaburgaları meydana çıkmış, kaburgaları ve kemiklerinin

üzerinde sadece bir zar gibi deri kaplı olan insanları. Yeterli protein, çinko

ve yağ bende var, onlarda yok. Dolayısıyla o açlık çeken insanlarda da A vitaminin

dönüşmesi mümkün değil diyemiyorum. Çünkü “Altın Çeltik”ten A

vitaminini ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için o çocuğun 5,5 kilo, kadınınsa

GDO ve Yapay Tatlandırıcılar 17

7,5 kilogram her gün o pilavdan yemesi gerekiyor. Hangi biriniz yiyebilirsiniz

her gün 5 ya da 7 kilo pilav? Hadi bir gün inat eder yersiniz de ikinci gün

herhalde pilavın adı geçse kaçacak yer ararsınız. Hâlbuki iki kaşık patates

ya da yarım tabak sebze yemeğiyle A vitamini ihtiyacımızı karşılayabiliyoruz.

GDO’yu savunan akademisyenlerin abarttıkları bir konu da Türkiye’nin

GDO konusunda treni kaçırıyor olduğu örneği. Bu konuyu da şöyle aktarıyorlar;

GDO’lu ürünlerin 1996 yılında ekimi ve ticaretinin yaygınlaşmaya

başladığını belirtmiştim. O zaman 1,7 milyon hektarda GDO’lu ürünler

yetiştirilirken 2010 yılında ekim alanları 148 milyon hektara ulaştı. Bu

87 katlık bir artışı, GDO’lu ürünlerin önlenemeyen yükselişi olarak ifade

ediyorlar. Ardından da ülkelerin sayılarını örnek veriyorlar, 29 ülkede bu

ürünlerin ekimi yapılıyor, Avrupa bile bu ürünlerin tarımını yapıyor diyorlar.

GDO'dan Vazgeçen Ülkeler

Konuyu bilmeyenler için GDO taraftarlarının bu karşılaştırmaları, ilk

başta gerçekten de GDO’ların çok hızlı yükselişi olarak algılanabilir. Ancak

bu ürünlerin ekildiği 148 milyon hektarlık alanın tüm tarım arazilerinin

sadece yüzde 3’ünü oluşturduğu bilindiğinde 87 katlık artışın aslında hiçbir

şey ifade etmediği ortaya çıkacaktır. GDO’lu ürünlerin ekim alanlarının

yüzde 84’ü Kanada, Amerika, Brezilya ve Arjantin’de bulunmaktadır. Buna

Paraguay, Güney Afrika, Pakistan, Hindistan ve Çin’i eklediğimizde bu dokuz

ülke ekim alanlarının yüzde 97’sine sahiptir. Avrupa ülkeleri de dahil

diğer 20 ülke ekim alanlarının sadece yüzde 3’üne sahiptir.

Son derece abartılı bir şekilde Avrupa bile GDO ekiyor, Türkiye treni

kaçırıyor, 87 katlık devasa bir artış söylemleri! Ortada bir tren var ve biz

o treni kaçırıyoruz! Avrupa'da bile ekiliyor deniyor. Doğrudur, Portekiz, İspanya,

Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Romanya’da GDO'lu mısır

(MON 810) ekiliyor. Ekim alanlarının yüzde 82’si İspanya’da. Diğer 5 ülke

ekim alanının yüzde 18’ine sahip. Daha önce bu ülkelerle birlikte GDO’lu

mısır ekimi yapan Fransa 2008 yılında, Almanya ise 2009 yılında GDO’lu

ürünlerin çevre ve insan sağlığına olumsuz etkileri nedeniyle ekiminden

vazgeçti. Bakıyoruz 2005 yılında Avrupa'da GDO'lu mısır üreten ülkelerin

18 İstanbul Barosu Yayınları

ekim alanı 165 bin hektar iken, bu alan 2010 yılında yaklaşık yüzde 50

oranında azalışla 82 bin hektara gerilemiş durumda.

Avrupa 2010 yılında ayrıca GDO'lu patates ekimine izin verdi. Bunu da

İsveç, Almanya ve Çek Cumhuriyeti ekti. Almanya 15 hektar bir alanda

ve İsveç ise 103 hektarlık bir alanda 2011’deki üretimleri için tohumluk

üretmek amacıyla ekim yaptılar. Çek Cumhuriyeti ise 150 hektarlık bir

alanda ticari amaçlı bu patatesin ekimini yaptı. Yani 2010 yılında bu üç

ülkede toplam 268 hektarlık alanda GDO’lu patates ekimi yapılmış oldu.

Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki, 2009 yılında yürürlüğe giren GDO

yönetmeliğine göre oluşturulan bilimsel kurulumuz bu patatesin ithalatı

için izin vermişti. Ancak Macaristan, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin

onayıyla Avrupa Komisyonu’nun bu patates için verdiği izne 2010 Mayısında

dava açtı. Eylül ayında da Avusturya, Fransa, Polonya ve Lüksemburg

bu davaya müdahil oldular. Davanın konusu neydi? 2004 yılından itibaren

Avrupa Birliği'nde kademeli olarak insan tedavisinde kullanılacak antibiyotik

direnç geni taşıyan GDO’lu ürünlerin tarımının yapılmasının kademeli

olarak yasaklanacağı oybirliğiyle karar altına alınmıştı. 2010 yılında bu

şartlara uymayan patatese, insan tedavisinde kullanılan antibiyotik direnç

geni taşıyan bir patatese izin verildi! Bu davalar sürerken, sonuçlarını bile

beklemeden, aynı tarihlerde biz bu patatese ithal izni verdik.

GDO’lu ürünlerin bir diğer olumsuzluğu ise gen kaçışıdır. GDO’lu mısır

tarlasının olduğu mekanda diğer tarlalardaki mısırların da polenlerin taşınması

yoluyla genetik yapıları değişmekte ürün kirlenmektedir. Diğer bir

sorun da GDO’lu ürünlerden yabani akrabalarına genetik bulaşımın olmasıdır.

İngiltere üniversiteleri GDO’lu kanoladan akrabası hardala gen geçişinin

olduğunu saptamışlardır. Bu da hardalın kanola tarlasına inmesi durumunda

atılan tarım ilacından etkilenmeyecek ve tarlayı istila edecektir.

Biyogüvenlik Konusu

Ülkemiz açısından baktığımızda ülkemizde 2009 yılı Ekim ayında GDO’yla

ilgili bir mevzuat çıktı. O mevzuattan önce doğru bir mevzuat çıkması için

büyük mücadeleler verildi. Bu ülkeye GDO girdiğini ve durdurulması gerektiğini

ilk olarak 1998 yılında Ziraat Mühendisleri Odası kamuoyuna duyurmaya

çalıştı. Süreç içerisinde biyoteknoloji şirketlerinin hükümetler üzerindeki

GDO ve Yapay Tatlandırıcılar 19

gücü dikkate alındığında bu mücadelenin yaygınlaştırılarak geniş bir cephede

yapılması gerektiğinden hareketle 2004 yılı başında GDO’ya Hayır Platformu

kuruldu. 2005 yılında Meclis gündemine bir Biyogüvenlik Yasa taslağı

getirildiğinde ODA’mızın da içerisinde yer aldığı bu platform, 16 ilde düzenlediği

GDO’ların ülkemize girişini istemiyoruz şeklinde bir kampanya ile toplanan

yaklaşık 100 bin imza TBMM Dilekçe Komisyonuna iletti. Ardından

Ziraat Mühendisleri Odasında Tarım Orman Köyişleri Komisyonu üyeleriyle

Meclis'teki veteriner, gıda ve ziraat mühendislerine GDO’ların zararlarına yönelik

olarak iki kere panel düzenlendi. Sonuçta 2006 yılı başında yasa taslağı

konunun ciddiyetinden dolayı tekrar dikkatlice gözden geçirilmek üzere Tarım

ve Köyişleri Bakanlığı’na iade edildi.

Taslakla ilgili hatırımda kalan bir noktayı sizlerle paylaşayım; 2008 yılı

sonuna kadar insan tedavisinde kullanılan antibiyotik direnç geni taşıyan

GDO'lu ürünlerin ithaline izin veriyordu. Bu, insanda antibiyotik direncin

oluşabilmesi riskidir, tedavilerinde antibiyotiklerin etki gösterememe riskidir.

Sonuçta taslak geri gönderilince biz de sevindik, düzeltilecek de iyi bir

şey gelecek, biz de korunacağız diye.

2009 yılında kadar biyogüvenlik konusunda hiçbir hareket olmadı. Bu

geçen sürede GDO sever akademisyenler bizleri biyoteknoloji lobisinin adamları

olduğumuz, onlardan finanse edildiğimiz yönünde de bir yandan suçlamaya

başladılar. Çünkü gelen GDO giriyor, geçen GDO ülkeye geçiyordu.

Hiçbir engel olmadığından, mevzuat bulunmadığından, mevzuatın çıkmasının

önündeki engel sanki bizmişiz gibi bir de böyle suçlandık. En sonunda

2009 yılı Ekiminde yasa yerine bir yönetmelik çıktı, onun da tartışmalarını

basından, televizyondan mutlaka izlemişsinizdir. Sonuçta o yönetmeliğe göre

kurulan bilimsel komite bu ülkeye 32 tane GDO'nun girişine izin verdi. Hangi

ürünlerde? Soya, mısır, patates, pamuk, kanola, şeker pancarı, iki tane de

hayvan yemi katkı maddesine ait olmak üzere toplam 32 GDO’ya izin verildi.

Bu izne esas talimata ve 32 tane GDO’ya Ziraat Mühendisleri Odası, Ekoloji

Kolektifi Derneği ve bir tüketici derneği ile dava açtık.

GDO'ya Hayır Platformu

Biyogüvenlik Yasası ise 2010 yılında çıktı. Bu yasaya göre Biyogüvenlik

Kurulu oluşturuldu. Bu kurul da GDO’lu üç soya çeşidine hayvan yemi

20 İstanbul Barosu Yayınları

olarak kullanılmak üzere izin verildi. Yasaya göre bu üç soya çeşidi ile ilgili

hazırlanan bilimsel risk ve sosyo-ekonomik değerlendirme raporlarının

Biyogüvenlik Kurumu web sayfasında halkın görüşüne açılıp da Kurulun

değerlendirme yapması gerekiyordu. Ancak böyle bir yol izlenmedi, yasaya

aykırı davranıldı. Buna da dava açtık.

Sonuç olarak, GDO’lar tarım ilacı kullanımını azaltmadı. Dünyadaki açlığın

nedeni tarımsal üretim yetersizliği değil ki GDO çözüm olsun ve olmayacağını

da verim analizleriyle burada belirttik. GDO’lu ürünler tüm dünya çiftçilerinin

ve tüm dünya halklarının tarımda, tohumda ve tarım ilacında birkaç

biyoteknoloji şirketine bağımlı hale gelmeleri, dünyaya açlığa ve tokluğa bu

şirketlerin karar verici bir mekanizma oluşturmalarının mükemmel projesidir.

Bu mükemmel proje de koydukları lisans anlaşmasıyla istedikleri gibi

şekillendirilmektedir. GDO’lu tarım biyoçeşitliliğin daraltılması demektir.

Ülkemizin GDO’lu ürünlere ihtiyacı yoktur. GDO’lu ürünleri savunmak,

ülkemizin tarımsal ürünlerde ithalatçı konumda kalmasını istemektir. Zira

GDO’lu ürünlerin tarımı ülkemizde yasaktır. Mısır, soya, pamuk ve kanola

ülkemiz coğrafyasında son derece rahatlıkla yetişebilen ürünlerdir. Ülkemizin

asıl ihtiyacı olan kendine yeterliliği hedefleyen bir tarım politikasıdır.

Ziraat Mühendisleri Odası ve GDO’ya Hayır Platformu GDO’lu ürünlerin

ülkemize girişini durdurana kadar mücadelesini sürdürecektir.

Av. Reşat ERKUL- Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı

Sayın Ahmet Atalık’a bizi aydınlatıcı açıklamalarından dolayı teşekkür ederiz.

Değerli katılımcılar, Hocamıza konuyla ilgili sorusu olanlar için ayrılmış

bir zaman var, soru sormak isteyen arkadaşlar varsa sorabilir. Ben izin

istiyorum, öncelikle Hocama ben bir soru sormak isterim. Düşündüğüm

şu, kendi alanında bir tüketici hukukçusu olarak dünyada bugün GDO’yu

yönlendiren küresel tekellerin yaptıkları işin hukuki altyapısını oluşturmuş

olmaları sebebiyle bizim çalışma alanımız içinde hukuksal olarak olaya engel

olmak bakımından yapabileceğimiz çok fazla bir şeyin olmadığını düşünüyorum.

Ancak şöyle mi olabilir, tüketici bilincini geliştirerek, tüketici

bilincinin yaygınlaşmasını sağlayarak bu gibi etkinliklerle bunun önüne bir

nebze geçilebilir düşüncesindeyim. Bu konudaki fikirlerinizi rica ediyorum

Hocam.

GDO ve Yapay Tatlandırıcılar 21

Ahmet ATALIK- Biz daha ziyade bu konuyla da bağdaştıracağım, şu

soru geliyor, mısır ve soya yemezsek, hani pamuğu tekstil diye düşünüyorlar,

kanola bizim toplumumuzda pek yaygın değil, mısır ve soya yemezsek

GDO’dan kurtulabilir miyiz şeklinde bir düşünce var halkta. Arkadaşlar, bu

soya ve mısır binlerce gıda maddesinin içerisinde, meyve sularından tutun

diğer içeceklere, hazır sanayide yapılmış tüm gıda maddelerinin içerisinde.

İçindekileri okuduğunuzda bunların bulunduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla

sınırımızdan girdikten sonra GDO'lu ürünler bunların tüketiminden

kaçınmak mümkün değil ki bugüne kadar hiçbir gıda maddesinin üzerinde

ki binde 9’un üzerinde bir gıdada yer aldıklarında içerisinde GDO’ludur

ya da içindekiler kısmında GDO’ludur ya da GDO’lu şundan üretilmiştir

ibaresinin bulunması gerekiyor. Daha hiçbir gıda maddesinde içindekiler

kısmında -aklıma geldikçe okuyorum ben- göremedim. Dolayısıyla bir de şu

var, tabii ki tüketici bilincini oluşturmak bu noktada çok önemli. Zira biz

tüketmezsek, onlar satamazlarsa belki inat etmeyebilirler bu konuda, ama

o zaman da kanunları uygulayıcılar üzerinde etkide bulundurarak içindekiler

kısmına yazdırmıyorlar.

Bizim gibi açlıktan bebekleri ölen ki açlıktan ölmüştür diye karakolda

tutanak tutup sürülen polislerin olduğu, toplum yapısının olduğu, zihniyetin

olduğu bir ülkede de GDO ülkeye girdikten sonra insanların fakirliğini

gideremediğimiz ölçüde onları yine GDO’dan uzak tutmak zor gibi gözüküyor

bana. Çünkü yaygınlaştırmak üzere, etiketinde yazdığında yaygınlaştırmak

üzere daha ucuz fiyatlarla piyasaya bir müddet sürebilirler. Diğer

gıdalar piyasadan çekilene kadar, sonra eskisinin de üstüne çıkar fiyatları.

Bence bu konuda en önemli mücadele şekli bunların sınırlarımızdan girişini

durdurabilmek, bu da hukukçuların hukuku daha iyi bilmesi, bizlerin

tekniği konusunda ve Avrupa'daki uygulamalar konusundaki desteklerimizle

tüm mesleklerin, doktorlarımızın sağlık açısından olumsuzluklarını

ortaya koymasıyla, tüm mesleklerin bir disiplin içerisinde tek vücut olarak

mücadelesi ve savaşımıyla ancak gerçekleşebilir. Sınırlarımızdan sokmamamız

gerekiyor.

Bir de sunumumda kaybolan slaytlar var dedim. Şunu da söyleyeyim

hazır tekrar mikrofonu yakalamışken. Arkadaşlar, bu izinler verilirken bilimsel

komitemiz Avrupa gıda güvenliği otoritesini baz alıyor. Avrupa gıda

22 İstanbul Barosu Yayınları

güvenliği otoritesindeki bir tek püf noktasından bahsedeceğim. Ona gelen

gıdalarda, kısa adı da EFSA’dır Avrupa gıda güvenliği otoritesinin, EFSA’ya

gelen müracaatlarda mantık şudur. Gıda suçludur, suçsuzluğu ispat edilir,

ondan sonra kullanımına izin verilir. Konu GDO’ya geldiğinde efendim GDO

suçsuzdur, varsa bir suçu ispat edip bize de bildirin ki biz de ona göre karar

verelim. Peki, bu hinliğin altında doğruya ulaşmak mümkün mü? Hayır,

hemen lisans anlaşmasını hatırlayacağız, bağımsız çalışmalarından kullanamazsın.

O çalışmaların, bilimsel değerlendirmelere esas çalışmaların

hepsi biyoteknoloji şirketlerinden gidiyor arkadaşlar. Bağımsız çalışmanda

kullanamazsın, benimle çalışırsın, sonuçları beğenmezsen yayınlayamazsın

lisans anlaşmasının olduğu bir durumda EFSA’nın verdiği bu cevap çok

manidardır. Şüpheleniyorsanız siz şüphelerinizi ispat edin şeklinde.

Av. Reşat ERKUL- Ben teşekkür ederim Hocam. Kendi hayatımdan çok

kısa bir örnek vereyim. 15 Mart dünya tüketiciler günü dolayısıyla yaptığımız

etkinlikte Saygıdeğer Hocam Kenan DEMİRKOL’un açıklamalarından

sonra arkadaşlar, ben 65 yaşındayım, 35 yılı aşkın süredir hukukçuyum.

Herkes gibi yoğurda gidip marketlerden alarak tüketiyordum. Hocamın

açıklamalarından sonra Cihangir’deki bir satıcıdan Kanlıca yoğurdu almaya

ve Fatih’teki Barbaros Yoğurtçusu’ndan yoğurt almaya başladım ve

aradaki farkı kullanmaya başladıktan sonra gördüm. Titizlikle ve özellikle

herkese tavsiye ediyorum arkadaşlar. Yani bilinç geliştirme açısından bunu

size arz etmeyi uygun gördüm. Buyurun Esat Bey, herhalde sualiniz var

konuşmacılara.

Esat ERYILMAZ- Başta söylediğiniz, aktardığınız tespit beni çok rahatsız

etti. Yani siz söylediğiniz için değil, bu firmaların, bilimin bağımsızlığını

ortadan kaldıracak şekilde buna müdahil olan firmaların, uluslararası

tekellerin sanki her şeyi hukuken bağlamış durumda olmaları. Bizim de

yapacak çok bir şeyimizin kalmaması düşüncesi beni çok rahatsız etti, ama

kendiniz örnek verdiniz, siz bilinçlenmeye başladınız, Kenan Beyi dinlediniz,

başka benzer gelişmeler var. Hukuk tarafında yapılması gereken çok

şey var, ben hukukçu değilim, yani sağlık hukuku konusunda çok yakın

çalıştığım arkadaşlar var, ama oradaki durum da daha fecaat, Kenan Hocam

kabul edecektir herhalde. 20–24 Nisan arasında Ulusal Kanser Kongresinde

bu konuların özellikle gündeme gelmemesi için özel bir program

GDO ve Yapay Tatlandırıcılar 23

stratejisi izlendiğini gözledim. Şimdi benim sorum şu Ahmet Beye, hukuken

bir şeyler yapıldıktan sonra bu işten bu kadar büyük ölçüde etkilenen tüketici

grubunun, tüketicilerin baştan farkındalık yaratılması, daha sonra

daha bilinçli olarak hem ürünlerin pazardaki paylarını azaltacak ya da yok

edecek şekilde davranmaları için acaba gereken yapılmıyor mu, yoksa o da

mı bastırılıyor? Bunun hukuki bir dayanağı var mı, buna karşı çıkışın hukuki

bir dayanağı var mı?

Ahmet ATALIK- Neye karşı çıkışın?

Esat ERYILMAZ- Yani tüketici tarafının bilinçlendirilmesi konusunda

çok değişik kurumlar üzerlerine düşeni gerektiği kadar yapıyorlar mı, sorgulamak

anlamında söylemiyorum, ama öbür taraftaki umursamaz dememde

bir sakınca yok, sizleri tenzih ediyorum, orada daha ağırlıklı çalışmalar

yapılması gerekiyor gibi geliyor bana. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ahmet ATALIK- Tabii bir kere şunu sunumumda da söyledim basın yoluyla

halka ulaşmanın önü tıkanmış vaziyette. Televizyonlarda Kenan Hocamla

birlikte çoğu olmak üzere Yavuz Dizar Hocam da arkada oturuyor,

birlikte çok mücadeleler verdik kısa bir süre. Ondan önce konu bulamadıklarında

hadi gelin de bir GDO konuşalım türünden, işte konu, gündem pek

olmadığı günlerde GDO konuşulan ülkede…

SALONDAN- Konu olmadığında değil, margarin veya diğer şirketlerle

reklam mukaveleleri bittiğinde.

Ahmet ATALIK- Bittiğinde, evet, çağrıldığımız ve ilk bu mevzuat çıktığında

da hararetli birkaç gün ekran gündemlerine ve gazetelerde gündeme

oturmuştu, ondan sonra tekrar bitti. Yani basını maalesef ilgi duymaması

ve ticari amaçlı kullanılmasından dolayı kullanamıyoruz, kullandırılmıyor.

Diğer araçlar kitlelere giderek, ulaşarak oluyor ve hala biz Türkiye'ye davet

edildiğimiz, kendi zorlayarak oluşturduğumuz ortamlarda gidip GDO’lar

konusunda, bugünün önemli konularından hidroelektrik santraller ve çevre

konusunda, yine nükleer santraller konusunda konuşan arkadaşlarımız

var. Bunların hiçbirisi basında yer almıyor, bütün Türkiye'de böyle ortamlarda,

ulaşabildiğimiz ortamlarda özellikle sivil toplum örgütü temsilcileriyle

konuşuyoruz. Bu mücadeleler sonucundadır organik pazarlar gündeme

geldi ve yaygınlaşmaya başladı. Olanaklar çok kısıtlı, ben devlet memuru24

Haber No: 5072
comments powered by Disqus