DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

“Karbonsuzlaşmaya ve ekolojik dönüşüme ihtiyaç var.”

Yayınlanma Tarihi: 15 Haziran 2020
“Karbonsuzlaşmaya ve ekolojik dönüşüme ihtiyaç var.”

İklim değişikliğinin krize ve hatta felakete dönüştüğü bir çağda yaşıyoruz. IPCC raporlarına göre Türkiye iklim krizinden en fazla etkilenecek kuşaklardan biri olan Akdeniz kuşağında bulunuyor. Peki, toplum olarak durumun ciddiyetinin farkında mıyız? Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin ile mevcut sistem ve veriler ışığında iklim krizine karşı alınabilecek önlemleri konuştuk.

Deşifre: Gamze Sevin (Buğday Derneği Gönüllü İletişim Ekibi)


Halk arasında iklim kriziyle ilgili doğru bilgiye sahip miyiz?

Ümit Şahin: Halkın farkındalığına yönelik çalışmalar var, ancak bilgisine yönelik çalışmalar elimizde yok. Biz de bu eksiği, bu tarz araştırmaların önemli bir eksiği olarak son birkaç yıldır dile getiriyoruz. Türkiye’de iklim değişikliğinden kaygı duyanların sayısının %70 civarında olduğuna dair veriler var. Yıllardır %65-70 civarında çıkıyor. Özellikle sosyal medyanın yoğun bir şekilde konuyu ele almasından sonra bu oran da giderek artıyordur. Ama iklim değişikliğinin nedeninin fosil yakıtların kullanımı olduğuna dair halk arasında bir bilgi olup olmadığı konusunda bir araştırma yok.

Benim kişisel tahminim, Açık Radyo dinleyicisi büyük ölçüde bunun fosil yakıtlarla olan bağını çok iyi biliyordur; ama normal bir televizyon izleyicisinin, gazeteleri takip eden birisinin ağırlıklı olarak yangınlara, sele vs. sebebiyet vermesi, kuraklıkla susuz kalmamız gibi iklim krizinin etkileriyle ilgili bilgisi olduğudur. Ama bunun doğal bir süreç olduğunu düşünmemesi için pek çok yayına baktığınızda hiçbir neden yok. Ana akım medyadaki çoğu yayın “neden” kısmına girmiyor. Genellikle felaketleri iklim değişikliğine bağlama konusunda da sorunlar var zaten, ama (bu konu uluslararası alanda çok konuşulduğu için Türkiye’ye de yansıdığından) iklime bağlandığını farz ettiğimizde de nedenlerinin pek fazla irdelenmediği söylenebilir.

Medyanın iklim krizine yer vermiyor oluşu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ümit Şahin: Gazetecilerin bilgi düzeyinin toplumun genelinden çok farklı olmadığı gibi bir gerçek var. Bundan birkaç sene önce Türkiye’de İklim Değişikliği ve Medya üzerine İstanbul Politikalar Merkezi’nde Mehmet Ali Üzelgün ile birlikte bir araştırma yapmıştım. O zaman, günümüze göre nispeten bağımsız medya biraz daha fazlaydı diyelim. Bildiğiniz üzere bugün artık hiç kalmadı. Ana akım medyaya (Hürriyet, Milliyet, Habertürk gibi gazeteler ve televizyon) bakmıştım sadece, Radikal haricinde bir internet gazetelesine bakmamıştım. Araştırmanın sonuçlarına göre; medyada iklim değişikliğine yeterince yer verilmemesinin en önemli nedeni, gazetecilerin bu durumu ciddiye almamasıdır. Amerika’da bu işin arkasında fosil yakıt endüstrisinin baskısı daha fazla olabilir. Türkiye’de de bunun olduğuna dair anekdotal şeyler var; reklam verenlerle ilişkiler ve bazı medya sahiplerinin aynı zamanda fosil yakıt işinde olması gibi durumlar söz konusu. Ama bunlar çok genel nedenler değil. Büyük ölçüde nedeni; gazetecilerin bilgisizliği, önem vermemesi, küçümsemesi, “çevre sorunları” olarak daha hafif ve siyasi olmayan bir şekilde bunu ele alması, iklim değişikliği konusunun bilim dünyasında hala bir tartışma olduğunu sanmasıdır. Mesela hala bazı programlara konuk olduğum zaman iklim değişikliği nedir, var mıdır diye soranlara rastlıyorum. Soran kişi biliyorsa bile seyircinin bilmediğini varsayarak soruyor ve bu bile bir problem. İklim değişikliği gerçek mi, gerçekten var mı diye yakın zamanda dahi soran gazeteciler hatırlıyorum. Demek ki, onlar bilse bile bu konunun yerleşik bir bilgi olduğunu düşünmüyorlar -ki bu doğruysa çok feci bir şeydir. Onların da okurların, izleyicilerin nabzını tuttuklarını varsayarsak haklılardır herhâlde ve böyleyse durum çok iyi değil.

Hiçbir önlem alınmadan bu şekilde devam edersek ne olacak ve ne kadar zamanımız kaldı? 

Ümit Şahin: Biz, Açık Yeşil programında da bu “kaç yıl kaldı” meselesini çok konuşuyoruz. İnsanlar bizi “kıyamet tellalı” veya “fazla karamsar” buluyor. Benim konuşmalarda ve derslerde referans verdiğim standart temel kaynaklar: IPCC raporları, BM Çevre Programı raporları, NASA, NOAA (Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi), iklim biliminin en büyük isimlerinden James Hansen, Gavin Schmidt’in, Michael Mann’in araştırmaları. Bunlar “alarmist” denebilecek veya tartışmalı araştırmalara imza atan isimler asla değil.

İklim bilimi açısından ne durumda olduğumuzu anlamanın üç tane fiziksel göstergesi var. Birincisi, atmosferdeki karbondioksit düzeyi. Basit bir anlatımla; insan kaynaklı iklim değişikliğinin tek nedeni atmosferdeki karbondioksit artışıdır. Metan ve diğer sera gazlarındaki artış ile de oluyor, ama tek neden karbondioksit artışı derseniz de çok yanlış bir ifade olmaz. Bu düzey, şu anda 415 ppm’e dayandı, yani milyonda 415 parçacık. İnsan türü yeryüzünde olduğu müddetçe bunun normali 280’dir. İnsan türü 300’ün üstünü hiç görmedi. Biz şu an 415’teyiz, 280’e göre %50 civarında bir artış var ve yılda 2.5 ppm artıyor. Bu hızla, her yıl 2.5 artarak giderse yaklaşık 12-13 sene sonra 450’yi göreceğiz demektir -ki bu beklediğimizden çok hızlı. Biz 450’yi 2050’lerde görürüz sanıyorduk.

Çizim: Tolga Demirel

İkincisi, sıcaklık artışıdır. Onu da yüzyıl öncesine göre oranlayarak hesaplıyoruz. Bütün hesaplar ona göre yapılır. 1850-1900 ortalamasına göre, yani 19. yüzyılın ikinci yarısının sıcaklık ortalamasına bakarak şu anda 1.2 derece daha sıcak olduğunu görüyoruz. 1.2 derece, 2019 yılında NASA’nın açıkladığı en son rakamdır. Dünya ortalama olarak 1.2 derece ısındı. Bu, farklı enlemlerde ve farklı coğrafyalarda farklı ısınmaların ortalamasıdır. Mesela, Kuzey Kutup Bölgesi ve kuzey enlemleri en az 3-4 derece ısındı. Bizim bulunduğumuz bölge, yani Akdeniz Havzası 1.5-2 derece ısındı. Bazı yerler daha az ısındı, okyanuslar çok daha az ısındı. Bunların hepsinin ortalaması 1.2 derece. Bunun 1.5 dereceye çıkması halinde, yaşadığımız bu felaketlerin çok sıklaşacağı ve ağırlaşacağı biliniyor. 2 derecenin de insan yerleşimine ve birçok canlı türünün hayatını sürdürmesine çok uygun olmayacak bir dünya olacağına dair tahminler var.

Üçüncüsü, Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erimesidir. Bu buzullar doğrudan doğruya ısınma, yani sera gazlarındaki artış sonucu dünyanın aldığı ekstra enerji nedeniyle büyük bir hızla eriyor. Buzulların en minimum düzeyde olduğu, eylül ayının ortasında ölçüldüğünde, alan olarak 1979’daki halinin yarısından daha küçük olduğu görülüyor. Yarısı çok azmış gibi görünüyor olsa da buzul çağından beri süregelen kalın ve sağlam buz miktarının %95’i erimiş durumda. O kalıcı buzun %5’i kaldı. Geri kalan; yüz ölçümü çok azalmış, kışın büyüyen ve yazın küçülen, biraz daha ince, daha kırılgan bir buzul.

Üç tane tahmin yapmamız lazım. Birincisi, şu anda 415 ppm olan karbondioksit seviyesi, 450-480 ppm’e çıkarsa, bu yaklaşık olarak 2 dereceye denk gelir. Bu hızda gidersek, 2040’lar civarında 450’yi çoktan geçmiş olacağız. 2050’lerde belki 480’i göreceğiz. Karbon bütçesi hesabına göre, 1.5 derece ısınmaya denk gelen karbon emisyonlarına varmamıza 7 yıl kaldı. 7 yıl sonra karbon bütçesini tüketiyoruz ve 1.5’u garanti altına alıyoruz. 2 dereceye de 23-24 sene kaldı. Kuzey Kutbu da muhtemelen en geç 2050’de açık deniz olacak.

Bir vade vermemi istiyorsanız, 2030-2050 arasında bugün yaşadığımız bütün etki ve felaketlerin çok daha şiddetleneceğini, sıklaşacağını ve yaygınlaşacaklarını söyleyebiliriz. IPCC raporuna göre, belli bir coğrafyaya özgüymüş gibi görünen bu felaketlerin, özellikle 1.5-2 derece civarından itibaren bütün coğrafyalara yayılmaya başladığını göreceğiz. Mesela, Avustralya yangınları şu anda ağırlıklı olarak bir kıtadaymış gibi görünüyor. Yangınlar, Amazon Ormanları’nda, Akdeniz’in belli yerlerinde yoğunlaşmış gibi görünüyor. Belki bundan 10-15 sene sonra bütün dünya bu tür yangınlarla sarsılmaya başlayacak. Kasırgalar, seller de aynı şekilde.

Fotoğraf: NRMA Insurance

Bireysel önlemler dışında, şu andan itibaren alınabilecek önlemler nelerdir?

Ümit Şahin: Politikaların değişmesi gerekiyor. Bütün ülkelerin ve bütün ekonomilerin, bütün sektörlerin baştan aşağı karbonsuzlaşması gerekiyor. Ne yapılması gerektiği çok açık ve aslında herkes biliyor. Zaten herkes bildiği için de buna tün güçleriyle engel olmaya çalışıyorlar. Petrol, kömür, doğal gaz, otomotiv gibi mevcut sistemin en güçlü oyuncuları, olması gereken dönüşümü durdurmak için ellerinden geldiği kadar çalışıyorlar. Çünkü yapılması gerekeni biliyorlar.

Kömür, petrol ve doğal gaz yerin altında bırakılacak. Bu, 1.5 derece için mevcut rezervlerin %85’i, 2 derece için %70’idir. Greta Thurnberg ve arkadaşları Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’na acil olarak, hemen bugün ne yapılması gerektiğine dair bir talep listesi gönderdiler. Birincisi, yeni fosil yakıt çıkarımının tamamen durdurulması. Yeni bir petrol kuyusu, kömür madeni açılamaz. Biliyorsunuz ki, Avustralya bir yandan cayır cayır yanarken bir yandan da yeni kömür madenleri açıyorlar. Bu, derhal durdurulsun istiyorlar. İkincisi, bütün fosil yakıt teşviklerinin sonlandırılması. Şu anda, IMF rakamlarına göre fosil yakıt endüstrisi yılda 5 trilyon dolar teşvik alıyor. Hatta fosil yakıt şirketlerine, yeni petrol kuyularının ve kömür madenlerinin açılmasına yönelik 2015-2019 arasında 2 trilyon dolara yakın banka kredisi yağdırılmış. İnanılmaz bir teşvik ve finans kaynağı hala fosil yakıt endüstrisine gidiyor.

Greta ve arkadaşlarının üçüncü talebi, “divestment” yani bütün yatırımcıların fosil yakıt endüstrilerinden yatırımlarını çekmesi. Yakınlarda BlackRock diye dünyanın en büyük yatırım fonlarından bir tanesi, 7 trilyon dolarlık fonunu yavaş yavaş divest edeceğini, yani fosil yakıttan geri çekeceğini açıkladı. Bunun, bütün dünyaya yayılması gerekiyor. Yapılması gereken şey buraya akan parayı durdurmak ve enerji sistemini %100 yenilenebilir enerji sistemine dönüştürmek. Fosil yakıta bağlı bütün endüstrileri hızlı bir şekilde dönüştürmek aslında. 


Küresel İklim Grevi, Aralık 2019.

Enerjiyi %100 yenilenebilir enerjiye dönüştürmek ne kadar mümkün?

Ümit Şahin: Mümkün olmayacağına dair masalı 30 senedir anlatıyorlar ama bu aslında tartışmasız bir konudur. Bütün dünyadaki enerji sisteminin yenilenebilir enerjiye tamamen dönüşebileceğine dair sayısız rapor ve analiz var. Üç günde olmaz tabii, ülkelerin enerji sistemi yapısına göre bazı ülkeler bunu beş senede bazıları belki on beş senede başarabilir. Ama en geç önümüzdeki on yıl içerisinde bu dönüşümün tamamlanması son derece mümkündür. Artık güneş ve rüzgâr, fosil yakıtlardan çok daha ucuz hale geldi. Maliyetler çok düştü. Eğer trilyonlarca dolarlık teşvik, fosil yakıt yerine güneş ve rüzgâra yatırılsa dönüşüm olacak.

İkincisi, teknolojide inanılmaz bir ilerleme var. Hala bizi eski teknolojilerin diliyle kandırmaya çalışıyorlar. Fotovoltaik hücreler, rüzgâr tribünleri gibi teknolojiler çok gelişti. Dolayısıyla ne teknoloji ne maliyet konusunda bir sorun yok, yeter ki direniş kırılabilsin. Organik tarım ile yenilenebilir enerji bu noktada birbirine çok benziyor. İkisinin de imkânsız olduğu masalını anlatıp duruyorlar. Büyük tarım endüstrisi ve şirketleri bu yalanı yaymaya mecbur, aynısını fosil yakıt şirketleri de yapıyor. Bütünüyle bir karbonsuzlaşmaya ve ekolojik dönüşüme ihtiyaç var.

Risk altındaki ülkelerden biri olarak Türkiye, iklim krizinden ne kadar etkilenecek?

Ümit Şahin: IPCC’ye göre Türkiye, en fazla etkilenecek kuşaklardan biri olan Akdeniz kuşağındaki ülkeler arasında bulunuyor. Madendeki ilk kanaryanın Avustralya olduğu ortaya çıktı. Güney Okyanusu’ndaki çok küçük rakımlı adalar yavaş yavaş batıyor. Endonezya’daki iki adanın battığına dair haberler var. Önümüzdeki yıllarda bu tarz haberleri sık sık okuyacağız. Bangladeş gibi deniz seviyesinin yükselmesinden en çok etkilenecek ada ülkeleri var. Avustralya’nın belli bölgelerinden Afrika’nın belli bölgelerine kadar, yani biraz daha subtropikal kuşakta olan bölgeler etkilenecek. Kuzey ve güney yarımkürelerdeki kurak bölgeler ve Akdeniz daha fazla etkilenecek. Akdeniz’deki sıcak hava dalgaların sıklaşması, yağışların azalması ve özellikle kuraklık nedenleriyle ciddi şekilde etkileneceği belli. Türkiye de temelde bu sıcak hava dalgalarından ve kuraklıktan etkilenecek. Bu durum, özellikle tarım açısından ve su krizinin ağırlaşması açısından önemli. Belki Okyanusya’daki ada ülkelerinden az olarak ama deniz seviyesinin yükselmesinden Türkiye de etkilenecek: kıyılardaki deltalar, düşük rakımlı tarım alanlarının tuzlanması gibi.

Deniz seviyesinin yükselmesi illa batması anlamına gelmiyor. Yeraltı sularını tuzlandırabilir, erozyona neden olabilir. Deniz seviyesi, şimdilik 20 cm yükselmiş durumda ama bunun yüzyıl ortasında yarım metreyi geçmesi öngörülüyor. Yüzyıl sonuna kadar 6-7 metre olacağını söyleyenler de var. IPCC ise 2 metre diyor. Türkiye’de orman yangınları da artabilir. Bizim bulunduğumuz bölge normalde kasırga bölgesi değil, umarım bir kasırga da görmeyiz ama yine de seller, aşırı ve ani yağışlar ile buna bağlı toprak kaymaları, beklenmedik fırtınalar (2017’de İstanbul’da yaşadığımız ani dolu gibi) ve şiddetli yağışlar görülebilir.

Bireysel olarak alınan önlemler ne kadar etkili?

Ümit Şahin: Bireysel önlemleri dörde ayırıyorum. Birincisi, Greta ve arkadaşlarının söylediği gibi: Ne olduğunu öğrenin ve insanlara anlatın. Bu, birinci bireysel harekete geçiştir, bir tür aktivizmdir. İkincisi, sivil toplum örgütleri ile birlikte bulunduğunuz yerde okul grevleri gibi her türlü eylemi yapın, sokağa çıkın ve kampanyalar yapın. Bunları yapmadığınız sürece diğer şeylerin çok bir önemi yok. Üçüncüsü, kişisel yaşam biçiminizi düşük karbon ve ekolojik ayak izli bir hale getirmek için elinizden geleni yapın: organik, yerel ve bitki bazlı beslenmek, uçağa binmemek, otomobil kullanmamak vb. fosil yakıt kullanımını en aza indirecek şeyleri yapın.

Dördüncüsü, olması gerekeni, yani alternatifi bugünden üretmek. Bu saydıklarımın hiçbiri tek başına bir işe yaramaz ama hepsini bir arada yapmak ve geleceği bugünden kurmak lazım. Gelecekteki karbonsuz ve ekolojik bir toplumun neye benzemesi gerektiğini düşünüyorsanız; gıda toplulukları, eko-köyler, paylaşım ekonomisi, türeticilik, topluluk destekli tarım, onarıcı tarım yöntemlerini tercih etmek ile birlikte doğayı restore etmek ve yıkımı onarmak, yani geleceğe yönelik onarımı da bugünden başlatmak gerekiyor.

Bu röportaj Leyla Aslan Ünlübay’ın hazırlayıp sunduğu Açık Radyo’daki Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam programından yazıya aktarılmıştır.


Deşifre: Gamze Sevin (Buğday Derneği Gönüllü İletişim Ekibi)

Etiketler: , , , ,

Henüz yorum yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş