DESTEK OL!
Gönüllü Ol
HABERLER

Arıcılık iyidir, ama tutkun olursan!

Yayınlanma Tarihi: 15 Ağustos 2018
Arıcılık iyidir, ama tutkun olursan!

Şamil Tuncay Beştoy, Çevre ve Arı Koruma Derneği (ÇARIK) tarafından yürütülen “Senin de Bir Kovanın Olsun” projesi, arılar ve arıcılığa dair izlenimlerini yazdı.

Her kapı yeni bir dünyaya açılır. Ne var ki, bu kez kapı koca bir evrene açıldı; arıların ve arıcıların evrenine… Ve tutkunu olduk!

Nasıl olmayalım ki!.. Her kovanda olağanüstü bir uyumla ‘arı gibi çalışan’ 50-60 bin harika böcek; bir tarafta döllenmek ve üremek için davetkâr çiçekleriyle onları çağıran bitkiler, diğer tarafta bu çalışmanın ürününü sağmak için bekleyen insanlar. Her seferinde doğanın mucizesi gerçekleşiyor; çiçekler meyveye, nektar bala dönüşüyor.

Paleolitik çağlarda balın Anadolu insanı tarafından bilindiği ve beslenmede önemli bir yeri olduğu konusunda kesin bir bilgimiz yok. Fakat Anadolu’nun çok renkli ve zengin neolitik bir merkezi olan ve Konya’nın 50 km kuzeydoğusunda yer alan Çatalhöyük’te M.Ö. 9000-8000 yıllarına tarihlenen mimaride konutların iç duvar fresklerinde görülen süslemeler, balın tüketildiğini gösteren en erken kanıtlardandır.

Modern çağlara ve sanayi toplumlarına gelince doğayla ilgili her konuda olduğu gibi arıcılıkta da ‘uyum’ bozuldu. ‘Doğayla uyumu’, ‘doğaya karşı savaşa’ dönüştürdü insanoğlu; önce artan nüfusunu doyurmak amacıyla, sonra da doymak bilmez tüketim aşkıyla. Elbette arıcılık da bundan nasibini aldı. Bugün arıcılık; kovan başına azami verimi elde etmek amacıyla, arıyı uyum sağladığı doğal çevresinden koparıp, flora takibi peşinde yöreden yöreye, çiçekten çiçeğe sürüklediğimiz, ‘gezginci’, ‘endüstriyel arıcılık’ olarak yapılıyor.

‘Satoyama’, insanın içinde yaşadığı doğal çevreyle kurduğu dolaysız, uyumlu, sürdürülebilir, çok yönlü ve karmaşık ilişki sonucu oluşan yerel ekonomileri tanımlamak için kullanılan Japonca bir sözcük. Japonya’da ‘sato’ köyü, ‘yama’ ise o köyün yöresine özgü, köyü çevreleyen orman, otlak, dağ ya da tarlaları, ‘satoyama’ ise bu ikisinin oluşturduğu yapıyı ifade ediyor.

Bu kavram, 19 Ekim 2010’da kurulan ‘doğayla uyum içinde bir toplum’ için Satoyama İnisiyatifi’nin temel kavramı olmuş. Ekosistemleri ve doğal değerleri korumakta bilgelik, modern bilimin bulgularıyla geleneksel ekolojik bilgiyi harmanlamak ve ekosistemleri birlikte yönetmek için yeni yollar keşfetmek olarak ifade edilebilecek üç temel yaklaşımı benimseyen ‘inisiyatif’ bunu; kaynakların çevrenin taşıma kapasitesi ve esneklik içinde kullanımı, doğal kaynakların sürdürülebilirliği, yerel geleneklerin ve kültürlerin öneminin tanınması, doğal kaynakların katılımcılık ve işbirliği temelinde yönetimi ve yerel sosyo-ekonomilerin geliştirilmesi olarak tanımladığı beş perspektif temelinde gerçekleştirmeyi amaçlıyor.

Projemiz; tam da İnsiyatifin amaçladığı, doğayla uyum içinde topluluklar vizyonuna uygun olarak; Yerel, Doğal ve Bütüncül bir Arıcılık’ tarzını yeniden tanımlayıp, canlandırarak, var olan ‘Endüstriyel Arıcılık’ tarzının yerine ikame etmek, ‘Çam Pamuklu Koşnili’ çevresinde oluşan sosyo-kültürel yapının ve var olan ekosistemin korunması için bir model önermeyi amaçlamaktadır.

‘Endüstriyel Arıcılık’ sistemi sadece arıcıları değil; sistemin üreticiden tüketiciye, toptancıdan birliklere ve ilaç firmalarından akademisyenlere kadar tüm aktörlerini kapsayan bir sektör haline gelmiştir. Üretimi yapan arıcı, sürecin neredeyse en önemsiz parçası olmuş, diğer aktörlerin kendisine dayattığı koşullara uymak zorunda bırakılmıştır. Endüstriyel her üretim gibi, arıcılık ta tamamen sonuç, yani ürün, yani bal odaklı bir üretim alanı olmuş; üretim sürecinin sonucu olan pazarlanabilir ve tüketilebilir mamul miktarını azamiye çıkarmayı amaçlayan bu anlayış sonucunda arıcılık sürecinin diğer aşamaları önemsiz ve anlamsız kalmıştır. Tabii burada balı asıl üreten arının halini hiç sormayın. Bütün bu kaosta arıyı düşünen kimse kalmamıştır.

Yerel ve doğal bir üretim olma özelliğinden koparılmış olan arıcılık; sürdürülebilirliğini yitirme tehditi altında ve çözüm üretemediği bir tıkanma noktasına gelmiştir. Bal üretimi tamamen tesadüflere kalmış, tesadüfler izin vermediğinde de sahte merdiven altı bal eksiği tamamlamıştır. Bu durum üreticinin kaliteli bal üretmesini anlamsız hale getirmiştir. ‘Taşımacı Endüstriyel Arıcılık’ modelinde; arıların genetik yapısı karışmakta, hastalıklar yaygınlaşmakta, bal sadece bir ticari meta olarak görüldüğü için çevre koruma bilinci oluşmamakta, yerel arı ekotipleri kendi doğal ortamlarından uzaklaştırıldığı için, yerel bitkilerin döllenmesi yetersiz kalmakta, ‘dışarı’ giden arıcılar için gittikleri yerin doğal ortamı bir önem taşımamaktadır. Süreci tersine döndürüp, merkeze arıyı, arıcıyı ve doğru bal ve diğer arı ürünlerini koyan bir model bulunmadıkça bu kaostan çıkış olası görünmemektedir.

Gözleme dayanan geleneksel bilgi ile araştırmalara dayanan bilimsel bilgiyi birleştiren modern koloni ve arılık yönetimi şu andaki kaostan tek çıkış yolu olarak görünmektedir.

Günümüzde ne yazık ki, artık arıyı unuttuk; arıyı damdaki inek, kümesteki tavuk gibi beslemeye çalışıyoruz. Arıyı yeniden öğrenmemiz gerekiyor; bunun için bir tane kovanı kendi haline bırakın, hiç karışmayın, izleyin. Bakın ne oluyor; arıcı yok, bakıcısı yok, ilaç vereni yok, arının yaşadığını görürüsünüz.

Dünyanın her yerinde, ormanlarda, dağlarda kendi başına yaşayan arılar var. Ama dümenin başına biz geçtiğimizde ve gemiyi yanlış yöne çevirdiğimizde, onun tekrar doğru yöne çevirme gücü yok. Doğasına aykırı uygulamalarla, bir kez arıyı strese sokunca artık yapacak bir şey kalmıyor.

Doğadaki her canlı türü çevresi ile uzun bir evrim sürecinde kurduğu denge çerçevesinde optimum sayıda bireyden oluşan topluluklarda yaşamını sürdürür. Antilop ve geyik sürüleri binlerce bireyden oluşabilirken, örneğin filler en fazla 50-60 bireylik sürülerle dolaşır. Kedigiller çiftleşme dönemleri dışında çoğunlukla yalnız yaşar. İçlerinde sadece aslanlar 15-20 bireyden oluşan aileler kurar. İnsanın doğal yaşamı ise yöresine göre 30-50 ya da 100-150 bireyden oluşan kabileler içinde sürmüş binlerce yıl. Dünyanı her yöresinde o yörenin koşullarına göre üretim ve yaşam biçimleri, ‘kültürler’ oluşturmuşlar. Bu zengin çeşitliliği şehirlerde bir araya getirince ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Sıkışınca kızışıp dönüşüm geçiren çekirge sürüleri gibi canavarlaşıyoruz.

‘Arı şehirleri’ kuruyoruz; aslında aynen kendi kentlerimizde yaptığımız gibi düzensiz, çarpık, hastalıklı ‘arı gecekonduları’ ‘varoşları’ oluşturuyoruz. Arılar normalde her bir yöreye uygun olarak ağaç kovuklarında, kaya yarıklarında, toprak içindeki çukurlarda kurmuşlar kolonilerini. Koloniler arasında yine yörelerine uygun bir uzaklık olmuş. Şimdi biz onları bir arılıkta yan yana diziyoruz. Çok sayıda arı aynı yere sıkışınca hastalıklar, yağma ve stres geliyor. Evet, stres sadece bize özgü bir ‘lüks” değil. Doğasına aykırı durumlara giren ya da sokulan her canlı türü strese giriyor. Üstelik sadece onları sıkıştırmakla kalmıyor, bir de yaşamlarına yerli yersiz müdahale ediyoruz. Arı güdülmeye en uzak türlerden biridir.

Ama madem, arıları kendi hallerine bırakmıyor, yaşam döngülerine müdahale ediyoruz, onları inek, tavuk besler gibi, koyun, keçi gütmek gibi yönetmek istiyoruz, bari bunu onların doğal döngüsünü bilerek yapmalıyız.

Örneğin; birçok stres çeşidi var, açlık stresi denilince genelde kış çıkışındaki açlıktan bahsederiz. Ama arının en çok açlık çektiği ve strese girdiği dönem ve en çok arı ölümünün olduğu dönem ilkbaharda havanın en güzel olduğu dönemdir.

Bu dönem arının en hızlı geliştiği dönemdir; diyelim kovanda on çerçeve arı var; bunun sekiz çerçevesi yavru, ikisi tarlacıdır. Tam o sırada baharın kaynakları bitmek üzere ve yaz çiçeklenmesi başlamamış, iki çerçeve tarlacı arımız var, iki çerçeve tarlacı arı dışarı çıkacak, hem kendi ihtiyacını hem sekiz çerçeve genç arının ihtiyacını hem de bu sekiz çerçevedeki genç arının bakacağı kuluçkanın ihtiyacını karşılayacak, böyle bir şey mümkün değil. O dönemde arıcı, hala biraz da bal geldiği için arının beslenmeye ihtiyacı olduğunu düşünmüyor. Oysa kuluçkayı bakmak zorunda olan genç arılar aç kalınca vücutlarının yüzde otuz beşine kadar varan oranlarda kendi protein ve yağlarıyla yavru bakıyorlar. Tarlacı arılar o kadar güçsüz kalıyorlar ki, buldukları nektarı bile kovana getiremiyorlar.

Eğer biz tarlacı arının genç ve bebek arılar tarlacı oluncaya kadar bakımlarını sağlayacak bir beslenme desteğini kovanda bırakmazsak, kovan çok sayıda genç arının ölümü ile güçsüz düşecek, belki de sönecektir. Üstelik kovanda bal olduğu halde; çünkü genç ve bebek arılar, o balı tüketerek onlar için besin maddesi üreten bakıcı arılar tarafından beslenmezlerse, o balı doğrudan tüketemezler.

Arıcılık yapacaksak, yani, onları güderek arıcılık yapacaksak, biz üst katta arıcılık yapmanın yolunu bulmalıyız. Tek katta arıcılık olmaz. Alt katı, kuluçkalığı arının doğal döngüsü içinde yaşayacağı evi olarak bırakmalıyız. Eskiler arının yuvası bozulmaz derlermiş, neden bahsediyor bizim yaşlılar, gözünüzün önüne getirin, dedeleriniz kütük kovanlarda arıcılık yapardı. Arının beslenmesi tamamen şekere dayalı olamaz, arı kendi doğal yaşamında depoladığı balla beslenir, zaten o balı bu nedenle depolar. Bu nedenle arıcılıkta, ürün olan bal üst kattan alınmalı, alt kattaki arının kendisi için yaptığı bal arıya bırakılarak, bahar beslemesi için kullanılmalıdır. Balda sadece şeker yok ki, mineraller, enzimler, vitaminler var, bunlar arıya lazım. Şimdi denecek ki, biz de şeker şurubuna bunlardan koyuyoruz; ama arının, her kovanın özel durumunu, o andaki gerçek ihtiyacını nereden biliyoruz? Miktarını, yapısını, özelliğini biliyor muyuz? Bilmiyoruz.

İçine polen katılmış şeker keki yapıyoruz. Hiç arının aynı petek gözüne bal ve poleni birlikte depoladığını gören var mı? Kaldı ki, arı bu şekilde verilen poleni asla tüketemez, aslında çiçekten kendisinin aldığı poleni de o haliyle tüketemez. Polenin, petek gözüne stoklanmadan önce arının ağzından bulaşan enzimlerle ıslanması ve petek gözünde fermente olarak dışındaki selüloz koruyucu kabuktan kurtulması gereklidir. Arılar, bu ‘arı ekmeğini’ tüketirler.

Şimdi kışa girerken ya da bu bölgede kışın arıyı polen tuzaklarından toplanmış ve depolanmış polen kekiyle besliyoruz. Arı o poleni sindiremiyor. Bağırsakları doluyor. Dışkılama ihtiyacı doğuyor, o soğukta zorunlu olarak dışarı çıkıyor ve üşütüyor, hatta hava fazla soğuksa felç olup kalıyor. Ayrıca fazla çalıştırdığımız için de ömrü kısalıyor ve bahardaki yavru bakımını yapamıyor. Arılar kışın hangi nedenle olursa olsun kovan dışına çıkmamalıdır. Dinlendikleri, baharda kovanın gelişmesinde ihtiyaç duyacağı yavru bakımı için güçlü kalmalıdır.

Doğru ‘Koloni Yönetimi’ ile ilgili bu örnek, bir geçim kaynağı olarak yararlanmak için bilimsel bilginin geleneksel bilgiyle harmanlanarak yapılacak modern teknik arıcılık tarzının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Arıcılık Muğla’nın temel üretim ve geçim kaynaklarının başında geliyor. Köylerin 334’ünde arıcılık yapılıyor ve bazılarında tek geçim kaynağı. Arıcılığın yöre halkı için geleneksel yaşam biçimi ve geçim kaynağı olduğu, ancak plansız turizm uygulamaları, geleneksel yerel aile tarımının yok olması ve endüstriyel arıcılık tarzının tehdidi altında bu özelliğini yitirme sürecinde bulunduğu saptandı. Yöre arıcılarının aslında -bizzat kendi ifadeleriyle- taşımalı arıcılığa karşı olduğu, ancak şu andaki durumdan nasıl çıkacaklarını ve başka ne yapacaklarını bilemedikleri için var olan durumu bilinçsizce ve çaresizce sürdürdükleri ortaya çıkmıştır. Bunu başlıca nedenini ise ballarını değerinden satamamaları olarak göstermektedirler.

Proje sonucunda, geçim kaynağı olarak ele alındığında en uygun yöntemin; Muğla’nın her yöresinin yerel flora ve mikro iklim özellikleri açısından çalışılıp, her yörenin doğal özellikleri saptanarak, kimi yerde yerleşik, kimi yerdeyse geleneksel rotaları izleyen yerel bir arıcılık modeli olduğu anlaşılmıştır.

Kaldı ki, bütüncül bir üretim modeli, farklı yörelerin farklı ürün potansiyellerini esas alarak birbirlerini destekleyeceği bir temelde kurulmalıdır.

Yeni modelin uygulanabilir ve yaygınlaştırılabilir olması için; yeni bir proje kapsamında Muğla’nın değişik yörelerinin yerel ve geleneksel geçim kaynağı olan üretimlerini, her yörede arıcılığın geçim kaynağı olarak yapılıp yapılamayacağını, her yörenin koşullarına uygun arıcılık tarzı ve arıcılık ürünlerinin neler olabileceğini, arıcılığın her yörede diğer geçim kaynaklarıyla nasıl ve hangi oranda entegre edilebileceğini saptamak gerekecektir.

Pazar için yapılan tarımsal üretim, tarımsal alanların genişletilmesi, sonra da odun için yapılan ormancılık ile turizm ve madencilik faaliyetleri sonucu olan doğa tahribatı, arının doğal ortamını yok etmiştir. Yeni bir proje kapsamında, yörenin doğal ve kaybolmuş florası tesbit edilip, yeniden oluşturulmalıdır.

Doğal nedenlerle, arıcılığın geçim kaynağı olma özelliğini yitirdiği durumlarda, hangi üretimin arıcı ailesinin geçimi sağlamaya devam edebileceğini belirlenmelidir.

Kaybolmuş geleneksel köylü tarımının yeniden canlandırılmasını sağlayacak önlemlerle bu tür üretimin arıcılıkla nasıl entegre edileceği gösterilmelidir.

Sonuçta, projenin başında da dediğimiz gibi; doğa uzun bir süreçte kendi dengesini kurmuş, arı da bu dengeyle uyum içinde kendi yolunu izliyor. Biz, insanoğlu; yüzlerce binlerce parçanın yan yana geldiği, iç içe geçtiği, her daim kendiliğinden bozulan ve yeniden kurulan bu düzene müdahale ettiğimiz her seferinde, bu kaotik düzeni her hizaya sokma girişimimizde hüsrana uğruyoruz ve uğramaya devam edeceğiz. Unutmayalım ki, bu düzen biz olmadan varlığını sürdürebilir, ama ne yazık ki, biz bu düzen olmadan var olamayız. Kendimizi bu bütünün bir parçası olarak görmedikçe, kurduğumuz ‘uygarlığı’ doğanın dışında ve üstünde gördükçe başarmamız olası görünmüyor. Doğayı tahrip etmekten vazgeçmek bir yana, doğayı ‘koruma’ ve ‘kurtarma’ misyonu altında gizlediğimiz bu kibirden de kurtulmalıyız.

Doğanın bizim tarafımızdan korunmasının gerekmeyeceği bir gelecek umuduyla.

Şamil Tuncay Beştoy

Etiketler: , ,

Henüz yorum yapılmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş